Neden yaşananlara gözlerimizi kapıyoruz, uyarılara kulaklarımızı tıkıyor, neme lazımcı bir tavır izlemeye devam ediyoruz?
Balkanlar’da, Kafkaslar’da, Uzak ve Yakın Asya’da, Afrika’da fakru zaruret içinde yaşayan Müslümanlar, misyonerlerin kuşatması altında…
Misyonerler, Gürcistan’da, Bosna’da, Kosova’da, Makedonya’da ve Arnavutluk’ta gençlere “sizin dedelerinizi zorla Müslüman yaptılar” telkinlerinde bulunuyor, onlara çeşitli imkânlar sunup, din değiştirmeleri cazip hale getirilmeye çalışılıyor.
Ümidini yitirmiş genç nesillere, Batı ülkelerinde iş ve eğitim olanağı sağlıyor, burs veriyorlar.
Dolayısıyla, sunulan imkânların etkisiyle bu ülkelerde Hıristiyanlığa bir yönelim var.
Hal böyleyken, bu gerçekler neden bizi harekete geçirmiyor?
Eğer dizimizi dövmek ve “geç kaldık” diye hayıflanmak istemiyorsak, “bu insanlara sahip çıkmamız konusunda” yapılan çağrılara karşılık vermeli ve üzerimize düşen görevi layıkıyla yerine getirmeliyiz.
Sorumluluk almaktan kaçınmamalıyız…
*
Tehlikenin ve tehdidin boyutlarını iyi bilen İHH Genel Başkanı Bülent Yıldırım bu konuyu ısrarla Müslümanların gündemine sokmaya çalışıyor.
Her fırsatta “misyonerlerin ilk hedefinin özellikle annesi ve babası olmayan yetim çocuklar olduğuna” dikkat çekerek, bu durumu ısrarla vurguluyor. “Yetimlere bakarsan Ömer Muhtar gibi, bakmazsan Türkmenistan diktatörü Saparmurat Niyazov gibi olur” ifadesini kullanıyor, sorumluluklarımızı hatırlatırcasına…
İHH Başkanı Yıldırım, konuk olduğu programda, çok önemli bir diğer noktaya daha dikkat çekiyor; “Sivil toplum kuruluşlarının hemen hepsi misyonerlik faaliyetinde bulunuyor. Misyonerler, sivil örgütlenmeler şeklinde çalışıyor” diyordu.
Bu sözlerle sanki Çad-Sudan sınırında yaşananları hatırlatıyordu.
Gerektiği kadar yankı bulmayan Müslüman yetim çocuklarını kaçırma girişimini...
Bu korkunç olaya ilişkin haberler, ajanslara düştüğünde tüylerim diken diken olmuştu.
İhmalkar davranışımız dolayısıyla suçluluk duygusuna kapılmıştım…
Gazetemiz bu insanlık suçunu, Muhammed Ebrar imzasıyla “Sarkozy’ye korkunç suçlama” (28 Ekim 2007),“Sarkozy devreye girdi”(3 Kasım 2007) başlıklarıyla sivil toplum kuruluşlarını, iktidarı, muhalefeti sorumluluk taşıyan herkesi harekete geçirebilir ümidiyle iki kez manşete taşımış, misyonerlerin şu özelliklerine dikkat çekmişti:
*Misyonerler, yetim çocukları kaçırarak Hıristiyan yapmaya çalışıyorlar.
*Sivil toplum kuruluşları, yardım örgütleri maskesi altında faaliyet gösteriyorlar.
*Legal ya da illegal olmasına aldırmadan hedeflerine ulaşmak için her yolu mübah görüyorlar.
* Bu faaliyetleri dolayısıyla hükümetleri tarafından her türlü desteği alıyorlar.
Hepsine vurgu yapmıştık...
Ancak, bu olayda Sarkozy’nin adının geçmesi dahi Türk basının pek ilgisini çekmedi.
Yaşanan insanlık suçunu sadece, Sarkozy’nin 103 yetimi kaçırma girişiminde bulunan misyonerleri kurtarmak için bizzat Çad’a giderek devlet başkanı İdris Debi ile görüşmesi şeklinde duyurmuşlardı. Daha sonra da Sarkozy’nin, gözaltına alınan L'Arche de Zoe adlı misyoner kurumun üyesi 12 Fransız ile 7 İspanyol uçak mürettebatının salıverilmesini sağladığı ifade edilmişti. Misyonerler ile Elysee Sarayı arasındaki karanlık ilişki görmezden gelinmiş, adeta Sarkozy’nin oynadığı asıl rol dikkatlerden kaçırılmıştı.
Evet, onlar gerçekleri gizliyor…
Peki biz, niçin görmezden gelmeye çalışıyoruz?


