İstanbul çok anlamlı sözlere, duygu yüklü görüntülere sahne oldu.
Büyük bir heyecan, büyük bir coşku yaşandı tarihi Feshane Kongre ve Kültür Merkezi’nde.
Gözyaşları sel olup akarken, bazen de alkış tufanı kopuyordu.
Kudüs Buluşması’nda konuşmacıların da, dinleyicilerin de kalbi aynı tonda atıyordu.
Nasıl atmasın ki?
Ele alınan konu, herkesin ortak problemiydi…
Herkes, İslam dünyasının vahdetini istiyor, işbirlikçileriyle birlikte Yahudi ve Hıristiyan ittifakının zulmünü lanetliyordu.
Yerli ve yabancı basın mensupları ise konferansa katılan seçkin şahsiyetlerin görüşlerini aktarmak için çabalıyordu…
*
Söyleşilerin ardından salona girdiğimde, dinleyicilerden birinin ayakta, yüksek sesle bir şeyler söylediğini gördüm.
Ne dediğini anlamak için ona doğru biraz yaklaştım.
Duyduklarım, bir feryattı…
Bu feryat, çaresizlik feryadı değildi.
Dinleyici, İslam dünyasında yaşanan acı tabloyu ortaya koymakla birlikte, öze dönmek gerektiğini edebi bir üslupta dile getiren duygu yüklü bir şiiri okuyordu.
Hissederek, kalbinin derinliklerinden okuduğu her halinden belliydi.
Zira yabancı dil bilmeyenler dahi anlıyordu ki;
Şiirde ikiyüzlü, zalim Batı’ya duyulan nefretin yanı sıra, İslam coğrafyasının bugünkü
parçalanmışlığından bahsediliyordu.
Hıristiyan ve Yahudi ittifakının oyuncağı haline gelen liderlere duyulan öfkeden söz ediliyordu.
Sesiyle, vurgusuyla, beden diliyle yüksek sesle ortaya döküyordu duygularını, düşüncelerini…
Salonda bulunanların tümü şiirin etkisi altındaydı.
Dinleyiciler de, konuşmacılar da…
Okunan şiirin ardından yükselen coşkulu alkış sesi kesilmemişti ki, kürsüde bulunan bir konuşmacı şiiri tamamlayan bir çift söz etti.
Belki de bu sözler, konferansta verilen mesajların tümünün birkaç cümle ile özetiydi.
Konuşmacı, İslam dünyasının içinde bulunduğu hastalığın teşhisini yaptıktan sonra, bu hastalığın nasıl tedavi edilebileceğini de ortaya koyuyor ve geçmişte Müslümanların onurlu bir şekilde dünya sahnesinde yer almalarının altındaki dinamiklere dikkat çekiyordu.
Diyordu ki:
“Osmanlı’ya kenetlendiğimiz dönemlerde sıkıntı yaşamayan, onurlu ve izzetli bir millettik. Osmanlı’dan uzaklaşınca bu hale geldik. Artık dövünsek de boş. Şimdi Osmanlı yok. Dolayısıyla seçeneğimiz de yok. Bu durumda yapacağımız tek bir şey var;
O da Osmanlı’nın torunlarıyla, Türkiye ile kenetlenmek”.
Saat bir hayli ilerlemişti…
Oturumun sonu olduğu için konuşmacının kim olduğunu öğrenemedim.
Sadece Suriye’den katılan bir akademisyen olduğu bilgisini edinebildim.
*
Böylesi organizasyonlar, eski ve yeni siyasi ve idari yöneticileri bir araya getirmesi, yaşanan tecrübelerin karşılıklı olarak paylaşılmasını sağlaması ve alternatif politikaların üretilmesine yardımcı olması bakımından oldukça önemsenmesi gereken organizasyonlardır. Ayrıca, kendi iç dinamik ve gerçeklerimizden beslenerek var olmuş olan sivil toplum kuruluşlarının, İslam dünyasının külli sorunlarını çözmek adına ortaya koydukları politikaların uygulanması noktasında kendi ülkelerindeki hükümetlere bir sivil inisiyatif baskısı uygulama beceri ve imkanına sahip olmaları açısından da böylesi organizasyonlar hayırlı sonuçlara vesile olacaktır düşüncesindeyim.


