Kadıköy vapurunda güneşin batışını seyrederken, zihnimde Özbek muhaliflerle yapacağım görüşmeyi canlandırıyordum. Bir grup genç yanıma yaklaştı.
Hepsi de sıkı okuyucularımızdan…
Kısa bir tanışmanın ardından sorular ardı ardına gelmeye başladı.
Konu; Türkiye’deki seçimler, patlamalar, Kuzey Irak’a operasyon, Rusya’nın enerji atağı, Afganistan, Irak ve buna paralel olarak Batı’nın tutumuydu…
Sohbetimiz esnasında, dünyadaki gelişmelerin kaynaklarına ilişkin değerlendirmede bulunuyorken gençlerden biri öfkeyle karışık bir ses tonuyla “Geçtiğimiz günlerde Blair’in bir açıklamasını duyduğumda kulaklarıma inanamadım. Bunlar, gerçekten böyle mi inanıyorlar yoksa insanları aptal yerine mi koyuyorlar?” diye sordu.
Boğaziçi Üniversitesi’nde öğrenci olduğunu belirten Ahmet’e, hangi açıklamanın kendisini çok rahatsız ettiğini sordum.
“Irak ve Afganistan’ı özgürleştirme ve demokratikleştirme mücadelesine verdiğim destek dolayısıyla huzurluyum.”
Yüz hatları gerilen konuştukça öfkesi kabaran Ahmet, “Bütün iddialarının yalan olduğu güneş gibi ortaya çıkmışken, işgal ettikleri ülkeleri kana, gözyaşına boğmuşken, istikrarı yok etmelerine, taş üstünde taş bırakmamalarına rağmen hala nasıl oluyordu insanların gözünün içine baka baka demokratikleştirme mücadelesi verdiklerini söyleyebiliyorlar” diye sordu.
Soyadını hatırlayamadığım Ahmet, bu küstahça ifadeleri anlayamadığını tiksinti dolu ifadelerle ortaya koyuyordu.
Onlara, bu tür düşüncenin ve yaklaşım tarzının tarihi arka planını kısaca özetlemeye çalıştım:
Avrupalı aydınlar, Aslan Yürekli olarak nitelendirdikleri Richard’ın kılıçlarıyla kainata anlam biçti ve toplumlarının bilinçaltına geliştirdikleri tanımlamalar yerleştirdiler. Bu tanımlamaya göre, onlar insan, onların dışında kalanlar ise yerliydi. Bu mantığın doğal sonucu olarak onlar, uygarlığın, kültürün, sanatın, gelişmişliğin, medeniyetin öncüsü, ötekiler yani; dünyanın kalan beşte dördünü oluşturan bizler ise, medenileştirilmesi gereken yığınlar olarak görüldük.
Öyle ki, İspanyollar, Çin’de bir bölgeyi işgal ettiklerinde karşılaştıkları direniş karşısında şaşırıyor, “inanılır gibi değil, bize karşı koyuyorlar” türünden hayret dolu ifadeler sarf ediyorlardı. Ünlü Batılı filozof Freud da; “sokakta yanınızdan geçen sarışın, mavi gözlü insanları küçümsemeye kalkışmayın. Onlardan herhangi birini Asya’ya ya da Afrika’ya gönderseniz, devasa dengelerini değiştirebilecek yönetici olurlar. Fakat Asya ve Afrika’nın bilginlerini, ariflerini, sanatçılarını bir araya getirseniz, üç kişiden oluşan bir kurumu dahi yönetemezler” diyordu.
Geçmişte İspanyolların Barcelona’yı, Vatikan ve Roma’nın ise kendini arzın merkezi olarak gördüğü gibi bugün de tüm dünyayı kendi etraflarında dönen bağımlı uydular olarak görmekteler. Bu üstünlük kompleksi günümüzde de hala çok canlı olarak devam etmektedir. Tanımlamalar da yaklaşımlar da bu eksen etrafında olmaktadır.
Dolayısıyla Blair’in geçtiğimiz günlerde yaptığı konuşma ya da 11 Eylül saldırıları sonrası ABD Devlet Başkanı Bush’un ilan ettiği Haçlı Seferi döneminde İtalya başbakanı olan Silvio Berlusconi’nin “Batı medeniyeti, İslam medeniyetinden üstündür” şeklindeki sözleri, Batı’daki bu üstünlük kompleksinden kaynaklanmaktadır.
Ve onlar, geçmişin karanlığında kaldığını, bugünün ihtiyaçlarına cevap veremeyeceğini düşündükleri yerlilerin medenileşmeleri için geçmişlerinden soyutlanmaları, dini ve örfi değerlerini reddetmeleri gerektiğini düşünüyorlar. Uygar olabilmek için Batı’nın kültürünü, ilkelerini kabullenmekten başka seçenekleri olmadığına inanıyorlar.
Türkiye’de de benzer düşüncede olan yok mu?
Sadece kendileri zengin olabilir, onların dışındakiler önemli görevlerde bulunmazlar…
Ne demekmiş Anadolu Aslanları ya da Türk Milli Takımı’nın teknik direktörlük koltuğuna karizması olmayan bir Anadolu çocuğunun oturması yakışır mı?
Milli Takımı dünya üçüncüsü yapmış. O da başarı mı yani?
Biz efendiyiz… Onlar ise köle… Köleler, köle olarak kalmalı…



