SON DAKİKA
Anasayfa | Künye | Bizi Tanıyın | Sitene Ekle | Bize Ulaşın | Giriş Sayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle
    Gazete 1. Sayfaları
Yazı Karakteri Boyutu:
   
24 Ekim 2008 Cuma 18:54
  Ali Sami PALAZ
  Köşe Bucak Dünya
Mekke

İNSANI YÜREĞİNDEN SARAN ŞEHİRLER

MEKKE & MEDİNE

BİRAZDA CİDDE TAYİF
 
Çıplak ayakla, ağlayarak Kâbe’yi tavaf ediyorum. Girdaba kapılmış çöp misali döndükçe dönüyorum. Bir türlü duramıyor, ayrılamıyorum Kâbe’nin etrafından. Kendimi lambanın etrafındaki kelebeklere benzetiyorum. Yaz akşamlarında balkonda otururken türlü haşaratın lambanın etrafında dönüşlerini seyrederdim. Lambanın etrafında döndükçe döner, nihayetinde ya kanatları yanar, ya da kendileri. Gecenin sabahında lambaya yapışmış cesetlerini bulurdum.  İşte o misal kapılmışım Kâbe’nin çekimine tavaf ediyorum. Birden ezan başlıyor...
     Mekke’de bulunduğum süre içerisinde günlerim ve hatta gecelerim bu şekilde geçti. Yanına bir kez sokulduğum Kâbe’den bir türlü ayrılmayı beceremedim. Bazı geceler yorgun düşüp, Kâbe’nin yanı başında uyuyorum, ezanla uyanıp gözümü açtığımda simsiyah örtüsü, tepesinde uçuşan güvercinleriyle karşımda Kâbe’yi görüyorum. Sanki bir mıknatıs tarafından çekiliyormuşçasına yeniden başlıyor her şey, tavaf tavaf tavaf…
 
      İş için gitmiş olsam da Mekke’de olmanın manevi halini yaşıyorum. Bu ruh halindeyken ecdat yadigârı Ecyat Kalesi’nden Bab-us Selam’a doğru Hüseyin Beşer ile yürüyoruz.  Önümüzde bir grup zenci, daire oluşturmuş alkış tutuyor, dairenin ortasından bağırış çağırış bir de toz bulutu yükseliyor. Yaklaştıkça görüyorum ki iki kadın zenci birbirine girmiş kavga ediyorlar. Yüzleri neredeyse paramparça olmuş, kan içinde acımasızca birbirlerini tırmalıyor, ısırıyor, saçlarını yolarcasına çekiştiriyorlar. Burada bu nasıl olur diye düşünüyorum. Bir bitki bile incitilmemeliyken böyle bir şey nasıl olur diye düşünmemle fırlamam bir oluyor. Tazmanya canavarı misali kendimi kaybetmişçesine çemberi yardım iki zencinin arasına girip, birini bir tarafa birini bitarafa fırlattım. Ağzımdan,  “siz deli misiniz, nerede olduğunuzun farkında mısınız, sizler neden müdahale etmiyorsunuz” gibi sözler çıkıyor? Herkes bir an susup beni dinliyor. Ben de çemberden çıkıp yoluma devam ediyorum. Hüseyin arkamdan yanıma yaklaşıp, “Sen aklını mı kaçırdın, burada zencilerin kavgalarına polis bile müdahale etmeye cesaret edemez, az önce ölümden döndün git iki rekât şükür namazı kıl” demez mi?
       Mekke’de bulunduğum zaman hac mevsimi değildi ve neredeyse hiç umreci yoktu, bu nedenle Mekke sakindi. Kâbe’yi abluka altına alan otelleri görmekten sıkıldım, bir sokağa dalıp, Mekke’nin kenar mahallelerine doğru yürümeye başladım. Bir süre sonra iyice yukarılara doğru çıktım, Mekke’ye tepeden bakan mahallelerden birine ulaştım. Birkaç sokak kedisi, üç beş çocuk, yeşil kayalar üzerine kurulmuş evler. Ve fakat görmeyi umduğum manzara bu değil. Buradakiler gayet fakir bir hayat sürüyorlar. Meğerse buralarda daha çok diğer Arap ülkelerinden buraya çalışmaya gelmiş işçiler ve aileleri ve de göçmenler yaşıyormuş. Asıl Suudi Arabistanlı zenginlerin yaşadığı semtler başkaymış.
 
     Sonraki günlerde zenginlerin yaşadığı semtlere de gittim. Şatafatlı villalar, gösterişli binalar, lüks arabalar. Birkaç gün sonra zenginleri ayır etmeye başladım. Nerede olsa kendilerini kıyafetleriyle, tavırlarıyla belli ediyorlar. Olmadı yüzlerine bakıyorum. O kadar belli ki doygunluk içinde oldukları. Ortalama bir Suudlu Arap’ın evinde hizmetçisi, şoförü, bahçıvanı ve her çocuğu için bir dadısı bulunuyor. Bu iş için de genelde Habeşistanlılar tutuluyor. Bu arada Suudi Arabistan’da tüm ayak işlerini yabancılar yapıyor. Geri kalan işlerinde büyük çoğunu gene kalifiye yabancılar yapıyor. Resmî işlerin bir kısmı da paralı yapancılara yaptırılıyor. (askerlik gibi) kalan işleri de kendileri günde 2 ila 4 saat çalışarak yapıyorlar.
Gene bir akşam Mekke kıyısında mahallerinden bulunan çay bahçelerinden birine gittim.  Geniş bir alana kurulmuş bahçede sedirler, ağaç altlarına kurulmuş, ağaçlardan serinlik için su püskürtülüyor. Yaklaşık 3 metre uzunluğundaki sedirlerin her birine bir kişi oturuyor. Sedirin birine neredeyse tırmanarak çıkıyorum. Önüme bir nargile getiriliyor adam boyu. Hortumunun kalınlığı kolum kadar. Yarım kilo elma tütününe yarım kilo kömür konulmuş. Getiren şahıs ‘faddal’  (buyur) diyor sinsice, içemeyeceğimi bilerek.
 
        Hüseyin Beşer beni bazı akşamlar Müzdelife’ye, diğer bir akşam Mina’ya pikniğe götürüyor. Akşam dedikse gece yarısı. Orada piknikler sıcak nedeniyle gece yapılıyor. Tıpkı bizim piknikler gibi, ama biraz daha farklı. Yemekler lokantalardan özel hazırlattırılıyor, sofrayı hizmetçiler kuruyor, çocuklara dadılar bakıyor, futbolu sahibeler oynuyor. Büyük, orta, küçük şeytanların etrafı maç yapanlarla dolmuş. Bir tezahürat bir tezahüra... İki şeytan arası kale yapılmış, haydara hoydara maç yapıyorlar. Arada bir top şeytanlara geliyor. Hac mevsimine kadar şeytanları topla dövüyorlar.  Maç yapmayı sevmem, ama sırf şeytanlara top atayım diye oynuyorum. Millet gol atmak için kaleye şut çekiyor, ben şeytanlara...
      Ertesi gün tek başıma Arafat’a çıkıyorum. Tepenin etrafı kazılmış damla sulama çalışmaları yapılıyor. İşçiler garip garip bana bakıyor.
 
      Sonraki gün Mekke’ye 80 km uzaktaki Tayif kentine gidiyorum. Yolda durup maymunları besliyorum. Tayif’e vardığımda hava serindi, Mekke’ye göre en az 20 derece daha soğuktu. Yüksekçe bir tepe kanarında bakkalımsı bir çay ocağına oturup, kakuleli yeşil kahve içiyorum. Peygamber efendimiz Hz Muhammet’e (sav) Tayiflilerin yaptıkları aklıma gelince hemen yola koyulup Mekke’ye dönüyorum.
 
      Medine’ye çöl fırtınaları arasında gittim. Peygamberimiz hicrette bu yolu nasıl zorluklarla aşmış bir nebze anladım. Yaklaşık 5 saatlik yol boyunca kum fırtınası hiç durmadı. Medine’ye iner inmez Mescid-i Nebevi’ye koşuyorum. Tek derdim peygamberi ziyaret etmek, kabrinin önündeki cennet bahçesinde namaz kılmak. Telaş ve heyecanla mescide girdim. Mescit o kadar büyük ki önüme gelen herkese peygamberimizin kabrini sordum. Önce kabri sonra da cennet bahçesi denilen yeri bulacağım. Orada 2 rekât namaz kılıp ‘cennette namaz kıldım’ diyebilenlerden olacağım. Aramam sürerken ezan okunuyor, ben aramaya devam ediyorum, bulamadan cemaatle namaz başlıyor. Olduğum yerde durup namazı kılıyorum. Namaz sonrasında Peygamberimizin kabrini ve Cennet Bahçesi’ni soruyorum. “İşte tam da durduğun yer” cevabını alıyorum. Zaten namazımı kabrin önünde, cennet bahçesinde kılmışım.
 
        Cidde dersek. Ben Cidde’yi biraz İstanbul, biraz da İzmir e benzettim; çatısız evleri ve sıcağı saymazsak…
          Benimle, yıllardır aile dostumuz olan Hüseyin Beşer’in ilgilenmiş olması, benim Mekke’nin Medine’nin ve dahi Cidde ve Tayif’in farklı yönlerini görmeme vesile oldu. Günlük yaşamlarına karışma fırsatım oldu. Ama her şeyden öte Kâbe karşısında hissettiğim duyguların tarifi imkânsız olması. Kâbe’ye bakmak, tavaf etmek dokunmak, asla ama asla tarif edemeyeceğim duygular yaşamama sebep oldu. O nedenle burada yazdıklarım hislerimin tam karşılığı değil. Henüz bu hisleri anlatacak kapasitede değilim. Bunun içindir ki duam gidip kendinizin görmesi yönündedir.
Yazarın Diğer Yazıları

    » Piyasalar
$ USD
1.5290
€ Euro
2.0540
IMKB
28.304
Altın
41.57
Mehmet Ali ÖZTÜRK
ozturk158@hotmail.com
Adem KAHRİMAN
Araştırmacı/Sosyolog-Yazar
Behçet BÜYÜKGÖKMEN
Ali Sami PALAZ
Köşe Bucak Dünya
Tüm Yazarlar
    Anket
    Yerel seçimler de hangi partiye oy vereceksiniz?
    AK PARTİ
    BBP
    CHP
    DP
    DSP
    DTP
    MHP
    SP
    ANKARA 06.01.2009
İmsak
-
5:32
Güneş
-
7:04
Öğle
-
12:01
İkindi
-
14:24
Akşam
-
16:47
Yatsı
-
18:11
Ana Sayfa | Künye | Bize Ulaşın | Giriş Sayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle |
anadoluweb© 2007-2008