İlk Aşkım Beyrut
Uzaklar çağırınca, gitmek gerek.
Bir sabah, Lübnan'a gitme isteği ile uyandığımda henüz yirmi yaşında bile değildim,1990 yılıydı ve 1975’te başlayan iç savaş devam ediyordu. Hiç yurtdışına çıkmamıştım ve Lübnan hakkında da çok şey bilmiyordum. İyi de ben niye Lübnan’a gitmek istiyordum, bilmiyordum? Bildiğim bunu şiddetle istediğimdi. Ancak bu isteğimin gerçekleşmesi için 16 yıl geçmesi gerekti. Bu 16 yıl boyunca onlarca ülkeye gittim (hatta bazılarına defalarca) ama giderek kara sevdaya dönen Lübnan ve onun kalbi Beyrut’u göremedim. Bu süre içinde gitmeyi denemedim değil. Her seferinde türlü aksilikler yüzünden Beyrut tarafından adeta püskürtüldüm, huzura bir türlü kabul edilmedim.
Nihayet 2006 sonbaharında karayolu ile Suriye üzerinden Lübnan’a gitmeye karar veriyorum. Gerekli hazırlıkları yapıyor, vizelerimi alıyorum. İçimden 'Hayret şu ana kadar hiç aksilik çıkmadı, galiba bu sefer tamam' diyorum.
Ben hazırım Beyrut, sen hazır mısın beni görmeye?..
Hatay Cilvegözü sınır kapısından geçerek Halep, Hama, Hums üzerinden Şam’a ulaşıyorum. Geceyi geçireceğim otele varır varmaz (işlemlerin ardından) alelacele otelin terasına çıkıp, Lübnan yönüne bakarak “Yarın görüşeceğiz” diyorum. Tabi biraz da aksiliklerden korkarak…
Hiçbir aksilik olmuyor. Lübnan sınırını geçiyorum. Otobüsümüz Beka Vadisi’nden geçerken ben de kendimden geçiyorum. Etrafı birazdan Beyrut’u görecek olmanın heyecanı ile süzüyorum. Beka Vadisi’nden hemen sonra otobüsümüz tırmandığı dağın tepesinden aşağıya doğru inmeye başlıyor. Çam ve sedir ağaçları arasından ilerliyoruz. Arasıra uzaktan Akdeniz’i görüyorum ve bir siluet şeklinde Beyrut’u... Otobüsümüz Beyrut’un kenar mahallelerinde inmek isteyenleri indirerek,dur kak dur kak ilerliyor. Bense akşama hazırlanan insanların telaşına dalıyorum.
Beyrut terminalinde indiğimde hava kararmak üzereydi. Bir taksiye binip gideceğim otelin ismini söyledim. Biraz durgunlaşmıştım, belki de şoktaydım. Taksi şoförü bu durumu fark etmiş olacak ki sürekli laf atıyor, gülüyor, sohbet açmaya çalışıyordu. Işıl ışıl caddelerden geçerken ışımayan bir deniz fenerinin önünde taksici durdu ve ekledi” son saldırılarda vuruldu” Beyrut’a akşam çökerken deniz feneri bana iç savaştan sonra kabuk bağlamış yaraların yerine yenilerinin açıldığını hatırlatıyor. Son İsrail saldırılarında yara almış fener ışımıyor. Sadece fener değil tüm Beyrut Cadde ve sokakları zaman zaman karanlığa bürünüyor. Beyrut’u böyle görmek içimi sızlatıyor, Beyrut “güzeller bahtsız olur” sözünü doğrularcasına bugün hak etmediği acılar içerisinde kıvranıyor.
Kalacağım otelin önüne geldiğimizde taksici İbrahim e beklemesini rica ediyorum. Niyetim bu sıcakkanlı şoförle anlaşıp, tüm Lübnan’ı onunla gezmek. 'Peki beklerim' diyor. Ben de işlemlerimi yaptırıp odama çıkıyorum. Oda güzel ama ne yazık ki çok vakit geçirmeyeceğim bu odada, olabildiğince dışarıda kalıp içime hapsedeceğim Beyrut’u.
İbrahim beni bekliyor Beyrut beni bekliyor, eh yemek vakti de geldi. Rouse caddesinde Barbar isimli bir lokantaya gidiyoruz. Bildiğimiz tanıdığımız yemeklerin neredeyse tümünü orada bulmam beni şaşırtıyor. Urfa kebabı söylüyorum. Yanında dağ domatesi, yeşil biber otlar ve soslar getiriliyor. Burada porsiyonlar o kadar çok geliyor ki çok aç olmama rağmen gelen yemeği bitiremiyorum. Lokantadan çıkıyoruz. İbrahim teklifimi kabul ediyor. Kaldığım süre boyunca her gün beraberiz. Onu uğurluyorum, caddenin karşısına geçiyorum. Karşımda Akdeniz ve Rouse kayaları.
TARİHİ
Lübnan Akdeniz kıyısında İsrail ile Suriye arasında kalan küçük bir ülke. Kuzeyden güneye
217 km
. Doğudan batıya ise 30 ile
80 km
kadar genişliğe sahip ülkenin toplam yüz ölçümü
10,400 km
kare. Bu küçük ülke güzelliği ve konumu ile tüm dünyanın ilgisini çekmiş ve bu güzelliği ‘Güzeller bahtsız olur’ sözünü doğrularcasına tarih boyunca başına dert olmuş.
Tarihi Fenikelilere kadar dayanan Lübnan, bu uzun geçmişi boyunca çok nadir dönemlerde huzur bulmuş, geri kalan zamanlarda ise ihtişamla kargaşayı birlikte yaşamış. Lübnan tarihinin bu gününden geriye baktığımızda en son huzur döneminin Osmanlı adalet ve idaresinde ki dönem olduğunu görürüz. Lübnan o dönemde Otonom idare sistemiyle yönetilen ayrı bir statüye sahip refah düzeyi yüksek, savaştan uzak sakin bir sancaktı. Lübnan Osmanlı idaresinde tam 402 yıl huzur ve refah içindeydi. Birinci dünya savaşından sonra Fransız mandası olan Lübnan 1943 yılında bağımsızlığını kazandı. Fakat en son Osmanlı idaresindeyken yakaladığı huzuru bugüne kadar tekrar bulması mümkün olmadı.
|
Beyrut denince Rouse kayaları ilk akla gelen görsel güzellik ve şehrin simgesi. Bu kayaları gören sahil şeridindeki caddenin ismi Rouse, caddenin etrafındaki semtin ismi Rouse ve lüks oteller, evler, kafe ve lokantaların bulunduğu bir yer. Günün yirmi dört saati hareketli.
Cadde boyunca nargile içenleri, mısır ve kahve satıcılarını, el ele caddenin aşağısına doğru yürüyenleri görüyorum. Uzakta Beyrut’un güney mahallelerinin ışıkları göz kırpıyor. Birbirinden lüks araçlar caddede. Yandaki bir kafeden Feyruz’un ‘Nehna Wal Amar Jeran’ parçasını söylediği yanık sesi geliyor. Oturup dinliyorum ve Beyrut gece elbisesi ile beni böyle karşılıyor.
Ertesi gün vaktinde geleceğine hiç ihtimal vermediğim İbrahim, saat tam yedide kapıda beliriyor. Kafesin kapısı açılmışçasına fırlıyorum dışarıya. Rouse Caddesinde dekor değişmiş, nargile içenlerin yerini spor yapanlar, balık tutanlar almış. Çiseleyen bir yağmur eşlik ediyor bize. 1,5 milyon nüfuslu Beyrut’ta lüks araç çokluğu ve neredeyse sürücülerinin yarısının bayan oluşuna şaşırıyorum. Trafik tam manası ile düğüm olmuş. Bunda son İsrail saldırısının da payı var diyor İbrahim.
Şehrin merkezi sayılan Down Town’a vardığımızda sıkı çok sıkı güvenlik önlemleri yüzünden aracımızı merkeze uzak bir yere park etmek zorunda kalıyoruz. İbrahim ile sonra buluşmak üzere ayrılıyoruz. Ben uzun bir yürüyüşten sonra Birleşmiş Milletler binasının önünden Barışma Meydanı’na ulaşıyorum. Meydanın her yeri asker, panzer, tank dolu. Öğreniyorum ki Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, Parlamento ve bütün önemli resmî yerler bu bölgedeymiş. Aynı zamanda dünyanın meşhur markalarının mağazaları ve kafeler de Down Town’da bulunuyormuş.
Özetle burada herhangi bir sokağa girerken aranıyorsunuz, kafede çay içerken gözler üzerinizde. Ama Beyrut’a Doğunun Paris’i dedirten yerler de buralar. Gerçekten tüm sokaklar bana kendimi Avrupa’nın bir kentindeymişsim gibi hissettirdi. Saatlerce silahların gölgesinde, güvercinlerin arasında tuhaf duygular içinde gezerken Muhammedül Emin Camiinin avlusunda bir çadırda suikasta uğramış Refik Hariri’nin geçici kabrine ulaşıyorum. Çadırın sol tarafında bir elektronik pano, Hariri’nin öldürüldüğü günden bu güne işliyor, çiçeklerle bezenmiş mezar ve onunla beraber ölenlerin mezarları. Buraya bir türbe yaptırılacakmış.
LÜBNAN BAYRAĞI VE SEDİR AĞACI
Lübnan ismini (Beyaz) manasına gelen Liban’dan, daha doğrusu Lübnan’ın karlı dağlarından alıryor. Fenikelilerin gemi yapmakta kullandıkları sedir ağaçları da tüm dünyada Lübnan sediri olarak anıryor ve Lübnan bayrağını süslüyor. Tüm dünyaya Lübnan’dan yayılan sedir ağacı artık Lübnan’da tek tük görülmekte. Yaz kış yeşil kalması uzun ömürlü ve dayanıklılığı ile sedir Lübnan bayrağında yer almayı hak etmiştir.
|
Meydandan çıkıp, sahile paralel cadde e yürümeye başlıyorum. Hard Rock Kafe’nin önünden geçip tavla oynayan amcalara takılıyorum. Bir süre balık tutanları seyre dalıyorum. Caddenin kıyısı fiyatları milyon dolarlarla ifade edilen dairelerle dolu. Sitenin altında yat park yerleri var. Daire sahibi evinden asansörle aşağıya iniyor, yatına binip caddenin altından doğru Akdeniz...
JEİTA MAĞARASI
İkinci gün sabah erkenden Beyrut’un 18 km kuzeyinde yer alan Jeita Mağarası’na gitmek için yola çıkıyoruz. Şehri çıkar çıkmaz Nehr El Kelp yani ‘köpek nehri’ karşımıza çıkıyor.
Bugün suyu azalmış nehir, tarihte Fenikeliler için çok önemliymiş. Dağlardan kestikleri sedir ağaçlarından yaptıkları gemileri, bu nehir üzerinden bu noktadan denize indiriyorlarmış. Buraya kazandıkları zaferlerin anısına anıtlar ve kitabeler yapmışlar.
Köpek Nehri kıyısından vadinin üst kısımlarına doğru ilerliyoruz. Manzara muhteşem. Nihayet köpek nehri vadisinde bulunan Jeita mağarasına ulaşıyoruz. Bugün Prof Nebil Hattat tarafından bir kompleks haline getirilen mağara 1836 yılında keşfedilmiş. İki katlı mağaranın ilk katındaki mağara 6200 metre uzunluğunda. Bugün bu mağaranın 500 metrelik bölümünde bot ile gezile biliyor. İkinci katındaki mağarasında ise keşfetme çalışmaları halen sürdürülüyor. Şu ana kadar keşfedilmiş 2200 metrelik uzunluğun 750 m gezilebiliyor.
Mağaraların bulunduğu yere teleferikle ya da mini trenle ulaşabiliyorsunuz. Mağara gezisi öncesi ya da sonrasında mağara civarında hazırlanmış ufak sergiler ve alışveriş yerlerini gezmeniz mümkün. Büyük bir hayranlıkla mağaradan ayrılıyoruz. İbrahim mağaranın az ilerisinde vadi kıyısında bir bal mumu müzesi olduğunu söylüyor. Memnuniyetle gitmek istediğimi belirtiyorum.
Hall Of Fame adıyla anılan Bal Mumu Müzesinde daha çok Ortadoğulu siyaset adamlarının ve sanatçılarının heykelleri var. Ümmü Gülsüm, Sabah Fakri yan yana şarkı söylüyor. Edison elinde bir ampulle Van Gogh’un yanında, Einstein masasının başında, sevimsiz devlet başkanları kürsülerinde vs vs, Madame Tussaud's müzeleri kadar olmasa da güzel bir bal mumu müzesi Hall Of Fame.
BİBLOS
Beyrut’a yaklaşık 40 km uzaklıkta bulunan Biblos’a trafik nedeni ile ancak iki saatte ulaşabiliyoruz. Bunda İsrail’in yerle bir ettiği köprülerin payı çok büyük. Trafik arapsaçı.
Dünyanın ilk yerleşim yerlerinden biri olarak bilinen Biblos’un tarihi 7000 yıl öncesine kadar dayanıyor. Bazı yerlerde İncil e ismini veren yer olarak geçse de işin aslı şudur ki burası ismini, Mısırlılarla yapılan ticaret esnasında kullanılan Biblos isimli bir ağaçtan alıyor. O dönemde anlaşmalar Biblos ağacından yapılan kâğıtlar üzerinde imzalanırmış.
Bugün tamamen restore edilmiş ve ziyaretçilerin hizmeti için düzenlenmiş Biblos UNESCO tarafından koruma altına alınmış. Burada tarihî kale, cami, kilise, antik tiyatronun yanı sıra lokantalar, iş yerleri ve bir de müze bulunuyor. Aslında iki müze diyebiliriz. Çünkü bir tanesi milyonlarca yıl öncesinden günümüze fosillerin sergilendiği ve satıldığı bir müze dükkân, diğeri ise Ebu Hana’nın açtığı kişisel bal mumu müzesi. Gerçek balmumu kullanılarak yapılan eserlerde tarihi olayları canlandırmış Hana.
Biblos’tan akşam saatlerinde ayrılıp Beyrut’a dönüyoruz. İbrahim beni otele bırakıyor, ben hemen onun ardından kendimi sokağa atıyorum. Beyrut artık beni sevdi, ben zaten ona aşığım.
MUSA ŞATOSU
Bu kez yolculuğumuz Beyrut’un güneyine doğru, Beyteddin bölgesinde güzel bir yeri görmeye gidiyoruz, ama hiç de güzel olmayan görüntüler eşliğinde. Beyrut’a 43 km uzaklıktaki Musa Şatosu’nu görmek için çıktığımız yolculukta Beyrut’u çıkar çıkmaz başka bir ülkeye geçmiş gibi oluyoruz. Binalar değişiyor, insanların yaşam tarzı farklı ve en önemlisi bu bölge her daim kanayan bir yara görünümünde.
Yolumuza devam ederken birçok kontrol noktasından geçiyoruz. Burada eli silahlı bir görevli “Burası Velid Cumlat bölgesi, nereye gidiyorsunuz?” diye soruyor. Diğer bir noktada başka biri “Hizbullah bölgesine niye giriyorsunuz” diyor. Biraz ilerde Haririciler durduruyor. 43 kilometrelik yolda 5 -6 ayrı bölgeden geçiyoruz. Neyse ki ilerledikçe tablo değişiyor ve müthiş tabiatıyla Lübnan dağları arasından kıvrıla kıvrıla Musa Şatosu’na doğru yol alıyoruz.
Yolda Deytin Kamer isminde küçük bir kasabada durup aldığımız üzümleri Dilek Çeşmesi’nde yıkıyor ve buraya gelen turistlerin yaptığı gibi su içip, bir dilek de biz diliyoruz: “Lübnan’ın sancılı günleri artık geride kalsın”
Gelelim şatonun sahibi Musa’ya… Musa, fakir bir ailenin çocuğu olarak okulda arkadaşları ve öğretmeni tarafından sürekli aşağılanır. “Anne biz neden bu dünyada varız ve neden fakiriz?” diye sorar Musa. Annesi cevaben “dünya böyle evladım zengin-fakir”… Musa annesinin sözünü keserek, “Anne benim bir şatom olabilir mi sence?”der. Çalışırsa bir değil iki şatosu bile olabileceğini söyler annesi
Musa artık şato hayalleri kurar ve öğretmeni ne resmi yapmasını isterse istesin, o hep hayalindeki şatonun resmini yapar. Sevdiği kızla konuşmak istediğinde kız ona “Şaton olsun öyle konuşuruz” diyerek dalga geçer.
Bir gün öğretmeni Musa’dan kuş resmi çizmesini ister. Musa gene şato resmi çizince öğretmeni onu arkadaşları önünde feci şekilde döver ve cezalandırır. İşte o gün Musa iyice hırslanır ve bu şatoya sahip olmayı yürekten ister.
Okuldan mezun olan Musa bu hayalini gerçekleştirmeye koyulur ve duvardaki taşlar olmak üzere her şeyi kendi elleriyle yaparak şatoyu 66 yılda bugünkü haline getirir. Şatoda Musa’nın çocukluğundan sahnelerin yer aldığı canlandırma heykeller ve çeşitli koleksiyonlar var. Musa ilk olarak şato resmini yapıp dayak yediği sınıftaki gününü canlandırmış. Ayrıca çocukluğunun geçtiği yıllardaki düğünler sokak satıcıları vs. şatodaki koleksiyonlar ise çok geniş. Binlerce silah, takı, para ve her şey…
Musa’nın öğretmeni ve sevdiği kız mı? Musa öğretmenine şatoyu göstermek için almaya gittiğinde 3 gün önce öldüğünü öğrenmiş. Sevdiği kız ise gelip şatoyu gezmiş.
Çok etkilenerek gezdiğimiz şatodan ayrılma vakti geldiğinde Musa ve eşi bizi arasına ıtır yaprağı konulmuş bir broşür ve hayatının anlatıldığı bir CD vererek uğurluyorlar.
Şatoyu gezerken fark etmediğimiz zaman, uçup gitmiş ve gene akşam olmuş. Her akşam olduğu gibi o akşam da Beyrut’la randevum var. Beni geciktirme İbrahim!
TRABLUS
Lübnan’ın ikinci büyük şehri olan Trablus, Beyrut’a 80 km uzaklıkta tarihî bir şehir. Burada her şey Beyrut’a göre daha farklı ve daha ucuz. Trablus’ta özellikle Tell Meydanı, Kapalı Çarşısı, Kale görülmeye değer. Ben de şehri gezmeye Sultan Abdülhamit’in tahta çıkışının 25. yılı için yaptırdığı saat kulesinin oradan Tell Meydanından başlıyorum. O sokak senin bu sokak benim gezerken Kapalı Çarşı’ya ulaşıyorum. Dünyanın her yerinde kapalı çarşıların manzarası aynı, tam bir curcuna ve ne ararsanız bulabiliyorsunuz. Baharat, tekstil, kozmetik çul, çaput, mobilya, tatlıcı, sabuncu, halıcı, sebzeci meyveci hepsi de bu çarşılarda iç içe. Bir satıcı şöyle bağırıyor:
“Taal ya ahi abu makas vahit kilo selase lebenon lira taal taal!” Hımm demek burada yengeçin kilosu yaklaşık 3 YTL
Sabun Han
Trablus’ta atacağınız her adım sizi tarihî bir yere götürüyor, bunlardan biri de Sabun Han.
Bu hanın geçmişi 800 yıl öncesine dayanıyor. O gün bu gündür bu handa sabun üretiliyor hem de yüzlerce yıl önceki metotlarla ve doğal olarak. Hatta sabunlarda kullanılan esansları bile bitkilerden kendi yöntemleri ile elde ediyorlar. Bugün bu hanın ünü dünyaya yayılmış ve burada üretilen sabunlar Dubai’de Avrupa’da lüks mağazalarda satılıyor.
Çok çeşitli bitkisel içeriğin yanı sıra, birçok amaç için üretilen sabunlar görsel güzellikleri nedeniyle dekoratif olarak da kullanılıyor.
Handa bir de minik bir sabun müzesi var.
Kaleden Trablus manzarası büyüleyici kalenin civarındaki caddeler oldukça dik ve trafik çok karmaşık. Kaleden sonra Trablus’taki son durağım Mansuri Camiine uğruyorum. Mansuri Camii 1294 yılında yapılan mimarî olarak Türkiye’de bulunmayan bir cami. Cami çıkışında çocuklarla şakalaşıyor ve bu Osmanlı yadigârı şehre veda ediyorum. Çünkü Beyrut bu akşam da beni bekliyor.
GÜNEY LÜBNAN
Lübnan’daki son günlerim yaklaşırken taksici İbrahim’e Güney Lübnan (Hizbullah bölgesi, İsrail saldırılarına hedef olan bölge) şehirlerini görmek istediğimi belirdiğimde, “şaka ediyorsun herhalde” diyerek tepki gösterdi. Ciddi olamayacağımı düşünüyordu, çünkü İsrail saldırıları henüz bitmiş, yıkık binalar ve misket bombaları ile dolu bir bölgeye gitmek istemeyeceğimi düşünüyordu. Oysa ben gayet ciddiydim ve İbrahim’e “Gel şu işi ciddiye bindirelim, zira vaktim azalıyor” dediğimde anladı ki gitmek istiyorum. Birkaç saat giderdik gitmezdik, gitsek ne olur gitmesek ne olur gibi konuşmaların ardından İbrahim beni götüreceğini söyledi ve tartışma bitti.
Aynı gün içerisinde Beyrut’tan çıkıp tekrar Beyrut’a dönecektik. 350 kilometrelik yolculuğumuz boyunca Şeyda, Zetani, Şerefeyn, Emsariye, Babiliye, Azamiye şehirlerinden geçip İsrail sınırına ulaşacağız oradan da son olarak Sur Şehri’ne uğrayacaktık. Öyle de yaptık. Bu bölgenin tamamı İsrail saldırılarına hedef olduğu için daha çok araçtan inmeden gezdik. Çünkü bölge henüz tam manası ile güvenli değil ve enkazlar arasında halen patlamamış misket bombaları var. Ayrıca kimyasal silah kullanılmış vadilerden geçiyoruz. Dağlar zift dökülmüş gibi. İsrail ordusunun harap edilmiş tankları ve askeri araçları yollarda öylece bırakılmış. Bilerek böyle yapılıyormuş ki halkın olaya hassasiyeti hiç kaybolmasın. Yazarak bitiremeyeceğim kötü ve iyi şeyi bir arada gördüğüm Güney Lübnan gezimizi akşam saatlerinde Sur şehrinde tamamlıyoruz. Geç saatlerde Beyrut’a dönüyoruz. Ben gene kendimi sokağa atıyorum. Rouşe Caddesinde artık tanış olduğum satıcılar ve oranın daimi misafirlerinden olan insanlar var. Onlarla sohbetler ediyorum. O gece Rouşe Caddesini (otelimden plaj a kadar yaklaşık 3 km ) baştanbaşa defalarca yürüyorum. Caddeye bakan Feyruz’un evinin önüne her gelişimde biraz durup yanan ışığı seyrediyorum ve acaba bir ara camdan bakar mı diye de düşünmüyor değilim.
Feyruz kim mi? Lübnanlı şarkıcı. Tüm Arap aleminin divası ve müziği ile tüm dünyayı etkilemiş bir fenomen.
Yarın 15 yıllık sevgilim Beyrut’tan ayrılacağımı biliyorum.
Zor bir ayrılık oluyor benim için, “en kısa zamanda yeniden geleceğim” diyorum Beyrut’u teselli etmek için belki de kendimi teselli ediyorum…