İki Turlu Dar Bölgeli Seçim
Türkiye’de “demokrasi problemi” olduğu herkesin malumu. Esasen Anayasa Mahkemesinin verdiği iptal kararı demokrasi yokluğu yönündeki “malumun ilamı”dır. Diğer yandan Yüksek Mahkeme’nin yaptığı şey kendisini yasama organı yerine koymaktır. Bu gerçek bir yana bu kararın daha vahim olan anlamı, halkın temel değer ve inançlarının hukukun tersyüz edilmesi ile yok sayılmasıdır.
Anayasa Mahkemesinin iptal ettiği 10. madde; “Devlet organları ve idari makamları bütün işlemlerinde ve her türlü kamu hizmetlerinden yararlanılmasında kanun önünde eşitlik ilkesine uygun hareket etmek zorundadır” şeklindedir. AYM’nin bu maddeyi iptali ile maddenin mefhumu muhalifinden anlaşılan şudur; “Kamu hizmetlerinden yararlanma hususunda vatandaşlar arasında sınıf farklılıkları vardır. Tıpkı semtlerden, belediye banklarına kadar her şeyin üzerinde “sadece beyazlar içindir” yazılı olduğu ayrımcı ve ırkçı Güney Afrika rejiminde olduğu gibi “sadece 1. sınıf vatandaşlar içindir” yazılarının bulunduğu bir hayat çok yakındır”. Kararın okunabilen diğer manası da bu olmalıdır.
Bu böyle gitmez. Temel hak ve özgürlüklerin türlü bahanelerle iptal edilebildiği bir yaşam dayatmasının geniş toplum yığınlarınca kabulü mümkün değildir. Bu kararı “zulüm” olarak algılayacak bir büyük kitle olduğu da açıktır. Meselenin çözümü için gayret etmek yine kararın mağdurlarına ve başta siyasilere düşmektedir. Çözüm; “ferman mahkemenin ise dağlar bizimdir” diyebilecek bir kısım provakakatif yaklaşımlarda aranmayacaktır elbette.
Türkiye 1962 ile 1980 yılları arasında çift meclisli bir yapı ile yönetildi. Meclis Başkanı Köksal Toptan’ın fikrine göre “üst meclis” olarak bir senatonun ihdası yaşamakta olduğumuz krizin çözümüdür. Benim kanaatimce yalnızca senato teşkili çözüm değildir. 1980 ihtilali öncesi uzun süren turlarda dahi Cumhurbaşkanının seçilememesi ve bir askeri ihtilal ortamının doğması senato’nun tek başına çözüm olmayacağını göstermektedir.
Her ne kadar Meclisin duvarında “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” yazmakta ise de 1982 Anayasası egemenliğin anayasal organlar eliyle kullanılacağını belirterek “doğrudan millet egemenliği” tanımadığını belirtmiştir. Anayasa Mahkemesi de millet egemenliğinin kayıt ve şarta bağlanabileceğini bu kararıyla ilan etmektedir.
Bu bağlamda yapılması gereken iş “devlet yönetiminde millet egemenliğini” güçlendirecek adımlar atmaktır. “İki turlu dar bölgeli seçim sistemi” millet ile vekilini daha sıkı bağlayacağı gibi, seçmeninin gücünü daha yakından hissedecek milletvekilini hak gâsıplarına karşı daha dirençli yapacaktır. Tabi bugünkü Meclisimizin şimdiki seçim sistemi ile daha üst organ olacak Senato’nun ise “iki turlu dar bölgeli sistem” ile seçilmesi de düşünülebilir. İki farklı meclis için iki farklı adaylık statüsü ve seçim sistemi düşünülebilir.
AKP’nin kapatılacağına bu karardan sonra kesin gözle bakıldığına göre seçim sisteminin bu şekilde hallinin akabinde bir erken seçime gitmek de mutlaka değerlendirilmelidir. Hatta Cumhurbaşkanı Gül hakkında verilecek kararın “siyasi yasak” mahiyetinde olması halinde her ne kadar Cumhurbaşkanı Çankaya’dan inmeye zorlanamayacaksa da Sayın Gül’ün istifası ile “Cumhurbaşkanının Halk tarafından seçilmesi” ne dair mevcut anayasada var olan seçeneğin de ileri sürülmesi gereken hamlelerden biri olduğunu düşünmekteyim.
Yapılacak her iki seçimin akabinde ise Anayasa Mahkemesinin üyelerinin meclis tarafından veya senato tarafından seçilmesine ilişkin yasal düzenlemeler ile herhangi bir makama oturma hakkını doğrudan veya dolaylı olarak milletten almayan her makamın Meclis tarafından tayinine yönelik düzenlemeler ard arda gündeme alınmalıdır.
Bütün bunlar yapılırken AB’nin, ABD’nin desteğini aramak gibi bir gaflet ve hatta ihanetten de sakınmak mühimdir. Bu düzenlemeler milletin bizatihi kendisi için ve milletten dayanak bekleyerek yapılmalıdır. Bu millet kendi kendini yönetme iktidarına sahiptir. Vesayet altında demokrasi ve dolaylı vesayet altındaki bir meclis ile yürünemez. 07.06.2008