İstanbul’un fethinin 555. yıldönümünü kutluyoruz. Bu necip millet, Alman Şair Johan Wolfgang Goethe’nin ifadesiyle “Kâinatın bütün insanlarını eteğinden sulayan dağ pınarı” olan Efendimiz (AS)’ın büyük müjdesine bu fetih ile nail oldu.
Aradan geçen 5 asra rağmen bu büyük fetih bize yeniden büyük bir medeniyet kurmanın “Yeniden Büyük Türkiye’yi” inşa etmenin genetik hırsını aşılamaya devam ediyor. Fatih Sultan Mehmet "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payitahtı olmalıdır." diyordu. Bu söz geleceğe doğru yol alan bir sancaktır. Çağlardan çağlara taşınan bir dava.
Bizler bu sancağın şimdi Milli Görüş’te olduğunu düşünüyoruz. 1969’dan beri “Yeni bir Dünya”, “Yeniden Büyük Türkiye” diyen ve bu deyişinin gereğini yerine getirme yolunda mücadele eden başka dava yok çünkü. Asırlık hesaplar var; İslam’ı yok etmek ve bizi yeniden Orta Asya steplerine geri göndermek istiyorlar. Haçlı seferleri ile yapamadıklarını şimdi işbirlikçilik yolu ile gerçekleştirmeyi diliyorlar.
Müslümanlar ispanya topraklarına 711 yılında çıktılar. Tarık b. Ziyad sahile çıkardığı ordusuna kararlılık kazandırmak için denizdeki gemileri yaktırdı ve meşhur sözünü askerlerine haykırdı “Önümüzde deniz gibi bir düşman, arkamızda ise düşman gibi bir deniz var”. Müslümanlar İspanya topraklarını Endülüs ismiyle andılar ve 1492’ye kadar tam 781 yıl bu topraklarda kaldılar. İstanbul’u fethettiğimiz 1453’ten bugüne 555 yıl geçtiğini göz önüne alacak olursak asırlık hesap yapanların hala bizi yok etmek gibi bir iştahlarının var olduğunu da anlayabiliriz.
Bütün bunların yanında korku ile yaşamak diye bir duygu da tanımıyoruz. Bu niyetlerin karşısında direnen bir davamız var. Bize ait dünyanın içerisinde Yusuflar var. Uzun zindan yıllarından sonra bile Allah’ın kendisine tâc-u taht bahşettiği Yusuflarımız. Bu yüzden asla umutlarımızı ve direnme duygumuzu kıramazlar. Bizim adımız Yusuf’tur kimi zaman zindanları “Medrese-i Yusufiyyeye” çeviririz, kimi zaman İbrahim’dir. Ateşe atar da bizi Nemrut, düştüğümüz yer gül bahçesine döner. Musa’dır adımız, asırlara “Allah’ın yardımıyla denizi asasıyla açan” olur namımız. Sonra İsa’dır beşikte haykırırız Rahman’ı. Gül Muhammed’imiz gelir sonra. Taif’te kendisine atılan taşlar kanla doldurur da nalinlerini, asla intikam almak geçmez kalbinden. Allah ona bir üzüm bağında Addas’ı bahşeder, Addas’a da hidayeti.
Adımız Ömer’dir Kudüs’ü fethederiz de kral gibi değil tevazu ile gireriz. Sonra Selahaddin oluruz da yıllarca gülmeyiz Ömer yeniden gülsün diye. Fatih oluruz; çağ açıp çağlar kapatan. Adımız Abdulhamit olur dünyaya uzanırız Yıldız sarayından. Asırların yükü omuzlarına binmiş yüzyıllık kavgalarda Hakk’ın savunucusu olmak düşer bize. Adımız Necmeddin olur. Biz asırların birikimini taşırız yüreklerimizde. Altınoluk’a taşıdığımız da, gençlerimize yüklediğimiz de bu birikimdir. Bizim kavgamız kendimize ait bir kavga değildir. İnsanlık tarihinden miras aldığımız bir kavgadır.
Fethin 555 yıldönümünde çağın Yusuf’udur şimdi Erbakan Hocamız. Yusuf olup bize yeni fetihleri işaret eden manevi varlığı ile aramızdadır. Bir kardeşimizin derlemesiyle Erbakan demek; Yaşadığı çağdan sorumlu olmak, Kaht-ı ricalin (adam kıtlığının) olduğu bir ülkede “Adam gibi adam olmak”, Elif gibi yalnız bırakıldığında yine Elif gibi dik durabilmek, Olanlara aldırmayıp,devamlı ümit aşılamak, Başı dik,alnı açık olmak, Şartlara teslim olmak yerine şartları teslim almak, Nezaketiyle başkalarını kendine saygı duymaya zorlayan örnek/ model insan olmak, Başkaları önlerindeki ağacı kurtarmaktan acizken,ağaçla birlikte ormanı da kurtarmanın derdine düşmek, Yeni Bir Dünya’yı önce kendi zihninde inşa etmek, Azları çoğa galip kılana her daim şükretmek demektir.