Fayda mı önemli? Fikir mi?
Duyar gibiyim! Her ikisi de Öyle mi?
Rusya/Türkiye – Gürcistan/Irak Benzetmesi
Evet uzun zamandan sonra yeni yazımızla beraberiz sizlerle…
Bilindiği üzere Ağustos ayının sekizinci günü, Gürcistan topraklarına yönelik Rus askeri operasyonu başladı. Bu operasyonu Rusya’nın dünya siyasetini dengeleme çabası olarak niteleyenler oldukça fazla oldu. Ancak, Kafkaslar’da baş gösteren krizi, Rusya’nın etki küresi yaratma çabasının dışında başka boyutlarıyla da değerlendirmek mümkündür. Bu tarz bir yaklaşım, Irak’ta yaşayan Türkmen toplumuna yaşanan krizden nasıl dersler çıkartacağı konusunda bazı ilhamlar verebilir.
Öncelikle Kafkasya’daki krizin tarihi köklerinde, Sovyetler Birliği zamanında, özellikle Stalin döneminde, düzenlenen siyasi sınır ve statüleri mevcuttur. Abhazların tezine göre 1921 yılında, Abhazya Devrim Konseyi, bağımsız Abhazya’yı ilan etmiş ve bu durum Gürcistan devrim konseyi tarafından tanınmıştır. 1921 yılındaki Gürcü anayasasında da, Abhazya’nın Gürcistan’a ait olduğuna dair herhangi bir ibare bulunmamaktaydı. Stalin’in baskıları sonucu aynı yıl Abhazya’nın bağımsız cumhuriyet olma süreci askıya alınmış ve Gürcistan ile imzalanan özel anlaşmayla Abhazya’nın kendi sınırları içerisinde yasama ve yürütme yetkilerine tam anlamıyla sahip olduğu bir federasyon ortaya çıkmıştır. Ne var ki, 1931 yılında SBKP Genel Sekreteri Stalin ve KGB Şefi Beria’nın Gürcü olmaları, Abhazya’nın siyasi olarak Gürcistan’a bağlı bir otonom yapıya dönüşmesini de beraberinde getirmiştir. Öte yandan Güney Osetya’nın da taleplerinin hukuki temelini, 11 Aralık 1990 yılındaki Gürcü hükümetinin Güney Osetya’nın otonom statüsünü ortadan kaldırması oluşturmaktadır.
Görüldüğü üzere Rus-Gürcü savaşının altında yatan sebeplerin başında Gürcistan’da yaşayan fakat Gürcü olmayan toplulukların Sovyetler Birliği zamanında kazandığı hukuki ve anayasal statüler oluşturmaktadır. Her ne kadar, Osetya ve Abhazya’nın yaşadığı hukuki statü sorunlarının Rusya tarafından etki küresini güçlendirmek için bir bahane olarak kullanıldığı iddia edilse de, yaşanan kriz bizlere, hukuki dayanakların dış politika yapma sürecine olan kuvvetli etkisini göstermiştir. Hatta iddia edilebilir ki, Avrupa Birliği ve Birleşik Devletler’in yaşanan krizde Sakaşvili hükümetinin umduğunun altında yoğunlukta bir tepki göstermesinde Rusya’nın gerekçe gösterdiği hukuki argümanlar önemli bir rol oynamıştır. Bunu yaparak Rusya, ikinci dünya savaşı sonrası Stalin’in yaptığı toprak kazanma, etki küresini genişletme ve ülkelerin bağımsızlıklarını ihlal etme gibi katı ve tepki uyandıracak bir politika izlermiş gibi algılanmaktan kurtulabilmiştir. Savaş sırasınca Rusya, retoriğini hukuk, insan hakları ve kalıcı barışın tesisi üzerine kurmayı başarmıştır.
Bu bağlamda, Irak içerisinde yaşayan Türkmen guruplar için geçmiş dönemlerde önerilen bir “lebensraum” yaratma projesi tekrar önem kazanmaktadır. Henüz kemikleşmemiş Irak siyasi coğrafyası içerisinde, kurucu cumhuriyet olmasa bile, Irak Türkmenleri, belirli siyasi sınırlar içerisinde özerk bir yönetim bölgesine sahip olmanın yollarını aramalıdır. Böylelikle uzun vadede irredentist ve saldırgan politikalar izleme ihtimali çok yüksek olan Kuzey Irak yönetiminin Irak’ta yaşayan Türkmenlerle olan ilişkilerinde daha dikkatli davranacağı muhtemeldir. Zira, 8 Ağustos günü Güney Osetya’ya yapılan Gürcü saldırısından ve küçük çaplı katliamından sonra Rusya’nın verdiği sert karşılık, Türkmenlerle arasında samimi sosyal ve siyasal ilişkileri bulunan Türkiye’den de beklenebilir. Eğer Türkiye, Kuzey Irak yönetiminin muhtemel saldırganlığını denetlemek istiyorsa bu tip bir hukuki düzenlemeye uzun vadede ihtiyaç duyabilir.
Kafkasya’da yaşanan kriz ile Türkiye Kuzey Irak ilişkileri arasındaki bir diğer benzerlik ise Saakaşvili hükümeti ile Barzani yönetiminin düşmanlarını ABD ve AB ile karşı karşıya getirme politikaları olarak görülebilir. Her iki lider de bölgelerinde sadık birer ABD ve AB müttefiki olmaya aday olduklarını iddia etmektedirler. Diğer bir deyişle, bu yöneticiler, başında bulundukları yapıların geleceğini, bölgesel uyum, komşu ülkelerle diyalog ve iyi ilişkiler temelinde inşa etmek yerine, ihtilafta bulundukları komşu ülkeler il ABD ve AB’nin yaşayacağı keskin karşıtlıklara bağlamışlardır. Hem Saakaşvili hem de Barzani bir mikro soğuk savaş atmosferi yaratıp kendilerini ABD ve AB ile aynı düzleme getirmek ve bölgede rakip olarak algıladıkları Rusya ve Türkiye’yi bu yolla pasifize etmeyi düşünmektedir.
Ne var ki, bu bakış açısının ihmal ettiği bir olgu vardır. Birleşik devletler soğuk savaşı başlatan sınırlandırma (containment) politikasın tartıştığı zaman dönemin etkili politik yorumcularından Walter Lippman’a göre, ABD’nin Sovyetlere karşı mücadele eden uluslara dünya çapında destek verme politikası yerel yöneticiler tarafından istismar edilebilir. Onlar kendi iktidarlarını güçlendirmek için komünizm tehlikesini abartarak ABD desteğini arkalarına almak isteyebilirler. Nitekim hem Kore’de hem de Vietnam’da ABD’nin destek verdiği hatta onlar adına savaşa girdiği liderler demokratik ve liberal karakterli bir yönetim sergilemekten çok uzaktı. Bu durum sınırlandırma politikasının bir zaafı olarak ortaya çıktı.
Geçen zaman içerisinde, artık komünizm gibi bir tehdit ve Stalinizm gibi bir yayılma arzusu kalmadı. Dolayısıyla Gürcistan geçtiğimiz kriz süresince Kore ve Vietnam’daki gibi ABD askerlerini kendi ülkesine getirip savaştırmayı başaramadı. ABD ve AB, Rusya’ya tepki gösterdilerse de, ortada komünist bir tehdit olmadığı için Gürcistan’ın batı yanlısı devlet başkanına teolojik bir imanla sahip çıkmayı reddettiler. Bunun başlıca sebebi, AB ile Rusya arasındaki yoğun ekonomik ilişkiler olduğu kadar ABD’nin de artık Rusya’yı tahmin edilemez kapalı ideolojik bir kutu olarak görmekten vazgeçmesi, yani uzlaşılabilir bir aktör olarak tanımlaması olabilir.
Benzer bir durum Türkiye ile Irak'ın kuzeyindeki yönetim arasında yaşanmış, PKK ile mücadele kapsamında, Irak'ın kuzeyinde yapılan operasyonlar bölge yöneticileri tarafından bütün dünyaya özellikle ABD’ye şikayet edilmişti. Bölgesel Kürt yönetimi, kuzeyinde devamlı olarak topraklarına girme yeteneği olan Türkiye’yi ABD ittifakıyla dengelemeyi amaçlamaktadır. Bu noktada, ABD ile Türkiye arasında ortaya çıkabilecek ve derinleşebilecek her türlü gerginlik, Kürt bölgesinin devamı için bir avantaj olarak görülmektedir. Ne var ki, bu tip bir stratejinin önündeki en büyük engel, Türkiye ile AB ve ABD arasında hem hükümetler arası diyaloğun iyi olması hem de Türkiye’nin siyasal ve sosyal olarak batı toplumunun bir parçası olma gayretidir. Başka bir ifadeyle, Türkiye ile ABD ya da AB karşıtlığı, Kuzey Irak bölgesel yönetimini için bir hayatta kalma alanı oluşturmaktan çok uzaktır çünkü gerginlik Barzani yönetiminin umduğu ölçütlerin dışındadır.
Kafkaslar’da yaşanan krizin bizlere gösterdiği en önemli gerçek, artık dünya siyasetinde net kutuplaşmaların yerini diplomatik çözümlerin ve diyaloğun almış olduğudur. Devlet yönetme yetenekleri sınırlı, halklarına refah ve özgürlük sağlama konusunda başarısız yönetimlerin kendilerini batı ittifakının şemsiyesi altına sokma istekleri ve bölgedeki diğer devletleri Batı ittifakına yabancılaştırarak hayatta kalma çabaları, günümüz dünyasında geçerli ve etkili politikalar olmaktan uzaktır.
Her iki durum arasındaki benzerlikleri tespit ettikten sonra, Türkiye-Kuzey Irak ve Türkmenler bağlamında özetle diyebiliriz ki, yapılanma süreci tamamlanmadan, Irak merkezi hükümetine bağlı bir Türkmen otonom bölgesi tesis edilmelidir. Kurucu cumhuriyet kadar olmasa bile bu otonom bölge statüsü, orta ve uzun vadede Kürt yönetiminin aşırılıklarını sınırlandıracak bir faktör olabilir. Bunun da ötesinde, yaşanacak muhtemel insan hakları krizlerine müdahale etme durumunda kalan Türkiye, hem idealist hem de hukuki argümanlara sahip olabilir. İkinci olarak, Kuzey Irak bölgesel devletinin yaratmaya çalıştığı mikro çift kutupluluk politikasından kurtulmanın en etkin yolu ABD ve AB gibi aktörlerle diplomatik diyaloğun kesilmemesi ve Irak dışındaki bölgelerde işbirliğinin en üst seviyede tutulmasıdır. Kuzey Irak konusunda ortaya çıkabilecek fikir ayrılıklarının derinleşmesini önlemek için ABD ve AB ülkeleriyle ilişkiler 2 boyutta ilerlemelidir. Birincisi pragmatik boyuttur. Bu boyut içerisinde Türkiye’nin bu ülkelerin dış politikasına yapacağı katkılar belirginleştirilmeli ve anlatılmalıdır. İkincisi ise fikirsel (ideational) boyuttur. Türkiye’nin yaptığı siyasal reformlar ve Türk toplum ve ekonomisinin batı toplumlarıyla olan uyumunun ivme kazanması, karşılıklı algılamaları olumlu yönde etkileyecektir. Kafkasya’daki krizin öncesi ve sonrasından, ders çıkartılmak ve bu dersler Kuzey Irak politikasına yansıtılmak isteniyorsa bu noktaları nazar-ı itibara almak faydalı olabilir. Zira uzun vadede Irak bölünebilir, Türkiye’nin karşısına Gürcistan Devleti yapılı bir Kürt Devleti çıkabilir. Akıllı ve Pratik olunmalı.. Dışişleri diplomatları kardeşlerim size sesleniyorum, lütfen iyi analiz edin ve çözüm sunun…



