TÜRKİYE'DE DEMOKRASİ VE LAİKLİK II
TÜRKİYE’DE DEMOKRASİ VE LAİKLİK EKSENİNDE
DİN’İN SERÜVENİ
BÖLÜM II
Din, Laiklik ve Demokrasi
Demokrasi denen mefhumu anlamak için üzerine eğilmemiz gereken bir diğer konu ise, “Din-Laiklik ve Demokrasi” ilişkisidir. Laikliğin demokrasinin ön şartı olduğu, laikliğin olmadığı yerde demokrasinin yaşayamayacağı sık sık ifade edilmektedir. Keza laikliği korumanın demokrasiyi korumak anlamına geleceği de yetkili yetkisiz birçok ağız tarafından tekrarlanmaktadır. Ne var ki, laiklikle demokrasi arasındaki ilişki böylesine otomatik değildir. Siyasî-coğrafya ve siyasî-tarih bilgisi birimimiz, laiklikle demokrasi arasında birebir özdeşlik kurulamayacağını yanlış anlamayı imkânsız kılacak kadar net şekilde bize göstermektedir. Başka bir deyişle, özellikle İslam ülkelerinde, laik hem de radikallik derecesinde laik olduğu halde, demokratik olmayan ülkeler vardır. Suriye, Irak, Mısır, Cezayir ilk akla gelenlerdir. Keza, sosyalist rejimler de, Sovyetler Birliği gibi büyük, Arnavutluk ve Bulgaristan gibi küçük örneklerinde olsun, bir anlamda laik fakat aynı zamanda katı anti-demokratik rejimler teşkil etmişlerdir. Bu bize açıkça göstermektedir ki, laiklikle demokrasi aynı şey olmadığı gibi, laikliği savunmak her durumda demokrasiyi savunmak anlamına gelmez (Yayla, 2001: 124).
Aslında laiklik konusunda ülkemizde büyük bir kafa karışıklığı hüküm sürmekte, onu gerek savunduğunu gerekse reddettiğini söyleyenler kafalarındaki laiklik şablonunu tartışma masasına yatırmak yerine, karşı tarafa dayatmaya çalışmaktadır. Laikliği savunanların sık sık yaptığı bir tanıma göre laiklik din işleriyle devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır. Bazı yazarlar ise, aydınlanma geleneğinin bir ürünü olarak gördükleri laikliğin aklın her türlü mistik unsurun, daha açık ifade edilirse, bütün mistik unsurların anası gördükleri dinin etkisinden kurtularak özgürleşmesi anlamına geldiğini söylemektedir. Bu anlayışa göre, bilimin ilerleyişi dinlerin bazı temel tezlerinin yanlış olduğunu kanıtlayarak onları sosyal hayatın dışına doğru itmiştir. Buna paralel olarak akıl da dinden “özgürleşmiş” ve rasyonel düşünce gelişmeye başlamıştır. Bugün laikliğin anlamı dinin, yok edilmese de, sosyal, siyasal, ekonomik hayattan tecrit edilip bireylerin vicdanına itilmesidir.
Bu yaklaşımda birçok yanlışlık ve belirsizlik iç içedir. Bir defa, laiklikle aklın özgürleşmesi arasında kurulan bağ, ancak, aklın toplumsal ortamın dışında var olabilen, yaşadığı vasatın özelliklerinden etkilenmesi söz konusu olmayan, hatta toplumsal ortamın varlığına bağlı olmadan veya ondan önce mevcut şekliyle var olduğuna inanan bir akıl anlayışını savunanlar için geçerlidir.
Bu anlayış elbette ki aydınlanma geleneği içinde yeri olan ve etkili şekilde seslendirilen bir görüştür ama, bütün aydınlanma düşüncesini temsil etmekten uzak olup, daha ziyade Kıta Aydınlanmasına ve Fransız düşünce geleneğine girmektedir. Kaldı ki, aklın bu anlamda özgürleşip özgürleşemeyeceği, yani bilginin kaynağının dinsel unsurlar değil de insan aklı olup olamayacağı genellikle az sayıda insanı ilgilendiren ve etkileyen felsefî bir sorundur. Modern toplumların anonim, aşırı akışkan hayat tarzının sonucu olan sekülerleşme ile bu anlamdaki laikleşme arasında sanıldığı kadar kuvvetli bir ilişki yoktur. Zaten demokrasinin cevabını aradığı soru yahut üzerine yerleştiği zemin de herkesi bağlayıcı bir akıl kavrayışı değildir.
Din işleriyle devlet işlerinin birbirinden ayrılması ifadesi de laikliğin bir tanımından ziyade bir sonucuna işaret etmektedir. İlginç olan nokta, bu sonuca laikliği din işleriyle devlet işlerinin birbirinden ay¬rılması olarak tanımlayarak ulaşılamayacağıdır. Bu, benzetme doğruysa, arabayı atların önüne koşmaya benzemektedir. Din işleriyle devlet işlerinin birbirinden ayrılmasını laikliğin başlangıç noktası kabul etmek suretiyle yola çıktığımızda varılabilecek nokta din işleriyle devlet işlerinin gerçekten birbirinden ayrılmasından ziyade dinin devlet tarafından baskı ve denetim altına alınması olabilir. Türkiye’nin ve diğer bazı İslam ülkelerinin laiklik serüvenleri bu tespitin ne kadar doğru olduğunu anlamak için başvurulabilecek başlıca kaynaklardır.
Bütün istikrarlı demokrasilerde laikliğin esasta dinî özgürlük (religious freedom) olarak anlaşıldığı görülmektedir. Dinî özgürlük, negatif özgürlüğün temel alanlarından biri olarak, insanların hayatlarında inandıkları dinî veya dinî olmayan değerler etrafında şekillendirmelerinin demokratik devletin teminatı altında olmasıdır. Burada hedef, halkın değer ve tercihlerine tamamen kayıtsız, varlığı ve meşruiyeti kendinden menkul egemen devletin dinî etki ve baskılardan korunması değil, tam tersine dinlerin siyasî baskılardan, siyasî istismardan uzak tutulmasıdır. Bu sebeple devletin dinlere karışmaması, din¬lerle ilgili düzenlemeler yapma yetkisine sahip” kılınmaması esastır (Yayla, 2001: 124-125).
Başka bir deyişle/demokratik sistemde devletin dinî inanç ve tatbikatlara müdahale etmemesi kural, müdahale etmesi ise istisna olmalıdır. Bunun fiiliyattaki anlamı devletin farklı dinlere veya aynı dinin farklı yorumlarına karşı eşit mesafede durması, başka bir deyişle tarafsız olmasıdır. İşte din işleriyle devlet işlerinin birbirinden ayrılması denen şey budur.
Ne olduğundan ziyade ne olmadığıyla tanımlanan kavramlardan biri olarak laiklik, çevresinde şekillenen bu tür sorularla daha karmaşık bir hal almaktadır. Kavramların öznel tanımlamalara tabi tutularak kullanılmaya başlaması, laikliği de tarihsel yapısından kopararak bazı kesimlerin pragmatik/faydacı kullanım aracı haline getirmiştir.
Türkiye’deki duruma bakıldığında ise mevcut haliyle laikçiliğin çeşitliliği ulusal birliğe indirgediği, çoğulculuğu kestiği söylenebilir. Laiklik, homojen bir alan, homojen bir ulusal dayanışma yaratmak için, bir tür ideoloji ve söylem olarak işlev görmektedir.
Laikliğin kendisinin de laikleştirilmesi gerekir. Çünkü laiklik sosyolojik olarak nüfusun bir bölümünde bir tür sivil din veya ulusal kimlik anıtı haline getirilmiştir. Laiklik, bir din haline dönüştüğü ölçüde, kendisi de laikliğin koşullarına uymak zorundadır. Söz konusu laikliği kutsallıktan çıkarmak, çoğulcu kılmak, daha açık, daha pragmatik, daha esnek kılmak gerekir. Laikliğin daha otoriter bir kavranışıyla liberal bir kavranışı karşı karşıya gelmektedir.
Laikçilik rakip aldığı dinin toplumsal işlevini yüklenmiş, yani ideolojik bir devlet aygıtına dönüşmüş ve kendi kafasında dini koyduğu yere kendisi oturmuştur. Devletin hizmetinde adeta bir tür dine dönüşmüştür. Nilüfer Göle de bu noktada laikliğin bir din gibi toplumsal yaşamı belirlediği ve tanımladığı görüşündedir. Ona göre laiklik nötr bir ilke değildir. Modernleşme hareketinden bağımsız ele alınamaz, bu nedenle de laikliğin tutucu seçkinlerin iktidar alanını belirlediğini söylenebilir (Göle, 1992).
Sonuç olarak; Laiklik, kamu alanında dinsel ve cemaatçi aidiyetleri dı¬şarıda bırakarak homojen bir zemini gerekli gören cumhuriyetçi bir eğilim ile toplumsal süreçlerin daha çok işlemesinden yana olan, kendiliğinden dinden bağımsızlaşma ve sekülerleşmeyi/dünyevileşme esas alan daha demokratik bir eğilim arasında bulunmaktadır. Birinci ilke durgun kalırsa ikincisi gelişemez, ikincisinde ise aidiyetlerde bir farklılaşma, öznelleşme ve çoğullaşma vardır ancak temel olan bireyin dinden bağımsızlaşmasıdır.
Laikliği bir ideoloji olarak kutsayan laikçi kesim de, laikliği değerden azade görerek içselleştirmeye çalışan kimi İslamcı kesimler de laikliğin tarihsel ve epistemolojik yapısını göz ardı etmemelidir (Akdoğan, 1996: 28-29).
Toparlayacak olursak, dinî özgürlüğün bir teminatı olarak devletin dinler karşısında tarafsız olması anlamında laiklik demokrasinin gerekli şartlarındandır. Bu laiklik türü, demokratik veya özgürlükçü laiklik olarak adlandırılabilir. Laikliğin olması tek başına demokrasinin var olmasını sağlamaya yetmeyeceği gibi, demokrasi de özgürlükçü laikliğin olmadığı, yani devletin dinler arasında taraf tuttuğu yerde yaşayamaz. Bu anlamda, bütün demokratik devletler, anayasalarında kelimelerle ifade edilerek laikliğe formel/biçimsel bir nitelik kazandırılmış olsa da olmasa da laiktirler.
Din, Siyaset ve İstikrar
Türkiye’de halkoyunun rengini belirleyen müessirlerin doğru dürüst tahlili yapılmamıştır. Siyasî yönelişlerle ilgili tah¬lillerde geleneklik-yeni, şehir kesimi -kır kesimi, düşük gelirli - yüksek gelirli, tahsilli-tahsilsiz gibi bazı ayırımlara ağırlık verilmektedir. Hep “dünya”nın ve siyasetin dışında tutulması gerektiği öne sürülen “Din’in” Türkiye’de insan davranışları üzerinde görünür ya da görünmez şekillerde hâlâ birinci de¬recede etkili olduğu ise, bu tür tahlilleri yapanların farkında olmamayı tercih ettikleri bir gerçektir.
Türkiye’de din, İslâm insan davranışlarının her türlüsünde olduğu gibi, siyasî tercihlerin ifade edilmesinde de şöyle veya böyle etkili olmaktadır. Burada özenle “etkili” demeyi tercih ettik ve “belirleyici” demekten kaçındık. Bununla birlikte siyasî tercihlerde dini asıl belirleyici olarak kabul eden kesimin varlığının da ihmal edilmemesi gerektiği görüşündeyiz.
Siyasî tercihlerini sırf dinî endişelerle ortaya koyan bir kesimin varlığı esasen uzun zamandır bilinmekte ve kabul edilmektedir. Ancak böyle bir tercih grubunun varlığını kabul etmek ve bütün hesapları neredeyse kurumlaşmış bir kesime göre yapmak dinin siyasî tercihlerdeki gerçek etkisini ölçebilmek bakımından doğru sonuca varmakla eş anlamlı değildir.
Bir siyasi partinin şimdi ya da geçmişte aldığı olayları Türkiye’de dinin siyasî tercihleri etkilemesini ölçü olarak almak baştan hatalı değerlendirmeleri kabul etmek demektir. Bu ha¬talı değerlendirmeyi siyasî parti yöneticilerinin de sık sık yaptığına şahit oluyoruz. Dinî eğilimleri iyice zayıflamış, ahlaken tamamen liberalizme olmuş kesimlerin olduğundan çok büyük yekûna, dolayısıyla tesir gücüne ulaştığı zannına dayanan bazı politik yaklaşımların bu yöneticileri etkilediği muhakkaktır. Bu kesimleri gözeterek iktidar hesaplrı yapanların yanıldıkla¬rını 1987 referandumu sonuçlan ortaya koymaktadır.
Ahlaken liberalleşmede en önde giden, turistik yozlaşmaları şiddetle yaşayan bölgelerde “evet” önde giderken, geleneklik dinî eğilimlerin kuvvetli olduğu ve geçmişte siyaseti açılışa etkilediği bilinen bölgelerde “istikrar”ı gözeten bir bi¬çimde tercih ortaya konulması anlamlıdır. Şüphesiz halkoylamasında (1987) da dinî eğilimlerle hareket edenler tek yönlü bir tutum içinde olmamışlardır. Ancak görünen odur ki, siyasî tercihlerde dinî eğilimleri müessir olan kişi ve grupların önemli bir kısmı istikrarı gözeterek “hayır” yönünde oy kullanmıştır.
Türkiye’de Müslümanların “istikrar”ı tercih etmeleri tartışmaya açık bir tutum olabilir. İslâm la ülke istikrarı arasında doğrudan bir ilişki olduğu ise gözden uzak tutulmaması ge¬reken bir noktadır, İslâm şu anda toplumu son 60–70 yılda çıkarılan mevzuattan çok daha fazla etkileyen ve belli bir ahlâki yöne -hiç bir inzibatî güce dayanmaksızın- sevk eden gücü ile olduğu kadar, insan ilişkilerinin belli bir itidal zemininde yürümesini sağlayan, ilk bakışta görünmeyen tesirleriyle de istikrarın altyapısını oluşturmaktadır. Bugün Türkiye’de devlet İslâm’ın bu tarafını gerçekten kabul etmiş olsa idi, birçok toplumsal ve bölgesel çatışmanın asgariye inmesi için kuvvetli adımlar atılmış olacaktı. Devletin, yöneticilerin bu adımı atmaktan imtina etmekteki ısrarlarına rağmen Müslümanların istikrar yönünde tavır almalarının ne anlama geldiğini en önce yöneticilerin iyice düşünmesi gerekiyor (Doğan, 1997: 144–146).
Sonuç: Beraber Yaşamanın Yollarını Aramalıyız
Türkiye’nin homojen bir toplum olduğu propagandası resmî ka¬nallarla eskiden beri yapılagelmiştir. Galiba, Cumhuriyet rejiminin bir homojenleştirme projesiyle yola çıkmış olması bu propagandanın ortaya çıkışını sağlayan en önemli faktör olmuştur. Ne var ki, bugün geldiğimiz noktada, resmî söylemin aksine, Türkiye’nin hayli heterojen bir toplum olduğu bütün açıklığıyla ortadadır. Türkiye, etnik, dinî, kültürel, sınıfsal hatlar boyunca kendini gösteren zengin bir farklılık ve çeşitliliği bünyesinde barındırmaktadır. Bu çeşitlilik bazen ülkenin zaafı gibi görünüyorsa da, aslında hür ve adil bir toplumun ve istikrarlı bir demokrasinin ortaya çıkmasında etkili bir teşvik unsuru olabilir.
Türkiye’nin daha sağlıklı bir sosyal yapıya, işlek ve çevresinde kıskanılan bir demokrasiye sahip olmasını istiyorsak, herkesin, her toplum kesiminin daima göz önünde tutması gereken açık ve basit bir gerçeği hareket noktası olarak almamız gereklidir: Bu ülke, ülkede yaşayan herkesin ülkesidir. Herhangi bir kesimin ülkenin gerçek, aslî, yegâne sahibi olması ve diğerlerinin yabancı veya misafir konumunda bulunması söz konusu değildir. Üstelik bu, şu veya bu yol ve yön¬temle değiştirilebilecek olmaktan da uzak, kalıcı bir olgudur. Daha açık ifade edersek, şu günlerde zıtlaşma içinde görünen iki kesim olarak ne laikler İslamcıları ne de İslamcılar laikleri yok edebilir. Öyleyse, yapılması gereken, her kesimin ne ise o olarak diğerleriyle barış içinde bir arada yaşamasının zeminini, ortamını aramaktır. Bunu bize sağlayacak olan liberal demokrasidir.
Türkiye’nin geleceğinin kutupların giderilemez uzlaşmazlığı cenderesine sıkıştırılması hiç kimsenin lehine değildir. En zıt görünen taraflar arasında dahi ortak noktalar bulunabilir. Bu yüzden, hep zıtlık ve ihtilaflarımızı bulup öne çıkarmak yerine toplumumuzu bir arada tutan ortak noktalar da araştırılmalı ve ısrarla vurgulanmalıdır. Herke¬sin mutabık olabileceği bir nokta, bu ülkede bir diktatörlük rejimi al¬tında yaşayamayacağımızda. Bu diktatörlüğün laik kisveli mi yoksa dinsel kisveli mi olacağı ikinci derecede önemlidir. Aslı mühim olan, bir diktatörlük rejiminin hiçbir şekilde kabul edilemez olduğudur. O yüzden, her kesim, İran’daki gibi dinsel, Cezayir ve Suriye’deki gibi laik dikta modellerini alenen reddederek evrensel demokrasinin ru¬huna ve şekline uymayı kabul ettiğini ilan etmeli ve bunu tavır ve söylemleriyle ispat etmelidir (Yayla, 2001: 144–145).
Huzur içinde iken çok okumalı çok öğrenmeli ve zor günler için hazır olmalıyız. Gençliğin yegâne vazifesi budur. Hele tembelliğe kesinlikle bu düşünüş ve inanışta yer yoktur.
------------------------------------------------
REFERANSLAR
DOĞAN, D. Mehmet, 1997, Halka Karşı Demokrasi, İz Yayınları, İstanbul.
GÖLE, Nilüfer, 1992, Modern Mahrem, Metis Yayınları, İstanbul.
YAYLA, Atilla, 2001, Demokrasiyi Koruma Kılavuzu, Liberte Yayınları, Ankara.