Osmanlıdan Cumhuriyete Seçkinlerin Yapısı ve Seçkinci Dönüşüm
Türk Dil Kurumu sözlüğü, seçkinleri tanımlarken, -benzerleri arasında niteliklerinin yüksekliğiyle göze çarpan kişiler- olarak tanımlanıyor. Bu anlamda seçkinler ne bir toplumsal sınıf nede bir baskı grubudur. Ama seçkinlerin siyasal ve sosyal yaşamda belli bir ağırlıkları vardır ve bu ağırlık özellikle gelişmekte olan ülkelerde seçkinci yapının dönüşümünde ayrı bir önem taşır.
Seçkinlerin toplumları yönetmeleri gerektiği görüşü Eflatun’dan, J. Ortega Gasset’te kadar uzanır. 18. yüzyıl Aydınlanma düşüncesine kadar bu görüş genel olarak sürüp geldi. Ancak bu yüzyılda modern kültür oluşumuna bağlı olarak, bu anlayışların tam tersi bir yapıyla akılcı bir biçimde her şey yeniden kurgulandı. Artık yeni bir aydın tipi vardı ve bütün beşeri alanları akılcı anlamda yeniden kurguluyordu. Yani her şey, seçkinler tarafından, akıl çerçevesinde yeniden kurgulanıyordu.
Burada dikkat edilmesi gereken önemli nokta bütün aydınlanmacı filozofların, sorunları evrimci, pozitivist bir mantık içinde ele almış olmalarıdır. Aydınlanmacı seçkinlere göre toplumsal dönüşümün bir kendiliğindenliği söz konusuydu. Yani ne yaparsak yapalım tarih, ne yaşanacaksa onu ortaya koyacak ve toplumlar, bu düşünürlerin var saydıkları belli dönemeçlerden mutlaka geçeceklerdi. Ancak birileri toplumsal kurgunun bu kendiliğindenliğine inanmadı.
19. yüzyılda fizyokratlar olarak bilinen toplum teknisyenleri tamamıyla pratik yeni bir seçkinci proje üretti. Bu projenin temel mantığı, kendi ayakları üzerinde durma noktasına gelmiş ve daha sonra modern devlet diye nitelenecek olan merkezi otoriter devletlerin yaptırımlarına dayalı bir kalkınma modeli olmalarıdır. Burada devlet gücü, toplumun üstünde icra ediliyor, yönetici aydınların gücüne güç ekliyordu. Bu yeni seçkinci projenin adı Kameralizm’di. Bu anlayışa göre, bu seçkinci yönetim yapısı, kişisel hak ve özgürlüklerimizi kısıtlasa da bu gelişme toplum için iyi bir şeydi, dolayısıyla katlanılmalıydı. Ne var ki kameralizm denilen bu siyasal felsefe, uygulandığı tüm toplumlarda, sosyal yapıda toplumu merkez-seçkinci yapı ve çevre-halk olarak iki sınıfa böldü. Bu siyasal felsefe şu ana kadar genelde modern ulus yapılarının ana düşüncesini oluşturdu. Modernleşme diye bilinen, çoğu, ilkel bir aydınlanma mantığından esinlendiği söylenen pek çok girişim, aslında bütünüyle kameralist bir yapı özelliği taşıdı.
Tüm bunların ışığında, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e seçkinci yapının dönüşümünün temelinde, Fatih’in İstanbul’u fethederek ardından sadrazam makamına Türk asıllı Çandarlı Halil paşanın yerine, devşirme Zaganos Paşayı getirmesinde bulabiliriz. Bu şekilde Osmanlıda her alanda olduğu gibi seçkinler yapısında da yeni bir dönem başladı. Yakın geçmişe gelinceye değin, Türk toplumunun tarihsel değişimi içinde en etkili en uzun ömürlü seçkin grubunu, kuşkusuz bir bürokrat seçkinler grubu oluşturuyordu. Yüzyıllar boyu yaşayan, sınırları çok geniş bir imparatorluğun, yetkileri ne ölçüde sultanda toplanmış olursa olsun, çok güçlü bir bürokrasi oluşturması kaçınılmazdı. Devlet örgütüne egemen olan bürokrat seçkinler, Osmanlı dönemindeki önemli değişimlerde oynadıkları rolü, Cumhuriyet Türkiye’sinde de uzun süre sürdürdüler. 1950’lerden sonra güçlenen yeni seçkinlerin gelişmesi ölçüsünde etkileri azalmaya başladı.
19. yüzyıldan itibaren öncekinden farklı yeni bir seçkinler yapısı ortaya çıktı. Bu topraklarda. Bu, Batı kültürünün de etkisiyle, önceki merkezi yapıdan farklılıkları olan bir seçkinler olgusuydu. Siyasi, fikri, edebi gruplaşmalar halinde ortaya çıkan bu seçkinlerin siyasi arenadaki en belirgin temsilcisi İttihat ve Terakki Partisiydi. Türkiye’de kameralist aydın despotizmi İttihat ve Terakki Partisi geleneği ile başladı. Bu parti, toplumu batı değerleri bağlamında yeniden inşa etmeyi amaç edinmişti, imparatorluğun çöküşüyle bu amaç başarısızlıkla sonuçladı. İttihat Terakki temsilcilerinin yeni bir siyasal yapılanma olan Cumhuriyetle birlikte, yenilenerek yeniden etkinlik kazandıkları söylenebilir. Yani imparatorluğun son zamanlarında ortaya çıkan özel bir seçkinci gelenek, ittihat ve terakki modeliyle Cumhuriyet döneminde de pekiştirilmiş oldu. Sistemin tek partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi İttihat ve Terakkinin yetişmiş elemanlarının uzantısıydı. Böylece Türkiye de seçkincilik bir İttihat geleneği olarak var oldu.
Cumhuriyetin ilk dönemlerinde seçkinci yapı daha çok kameralist bir nitelik taşıyordu. Bu dönem, her şeyin merkezden kurulduğu, toplumu dizayn etme noktasında devlet erkinin rahatça kullanıldığı dönemdir. 1940’lı yıllarda ise halkın bir iradesi ya da kararı yoktu, seçkinler düşünür, karar verir ve uygulardı. Toplumun yönetilişinde, çevre iradesini ortaya koyabilecek bir mekanizma bulamadığı için bu iki dönemde de merkez çevre ilişkisinde bir problem, o dönemde söz konusu olmadı. Ne zaman ki, şartlar demokratik bir sürece gidişi zorlamaya başladı, çevrenin söz söyleme hakkı doğdu, seçkinlerde genel demokratik teamüllerin yanında halkı dışlayacak yollar aramaya başladılar. Halkı halka rağmen halk için yönetmenin yollarını aradılar. Askeri darbe bu yollardan biriydi. İlk yıllarda olmayan darbeler, ortalama on yılda bir yapıla geldi. 1960 darbesinden sonra Türkiye’de yönetici aydınlar, atamaya dayanan bürokrasi ve seçime dayanan siyasiler olarak ikiye ayrıldı ve hiçte gerçekçi bir açıklaması olmaksızın sistem bürokrasiye emanet edildi. Toplumun aklı ermeyen ve kulak verilmesi gerekmeyen bir boyutta görülmesi, dönüşmüş bu seçkinci yapının değişim noktasında, olumsuzluğunu açık bir şekilde belirtmektedir. İşlerine geldiğinde demokrasinin savunucusu olan ama işine gelmediğinde halkı aklı ermez olarak tanımlayan bir seçkinci yapı. İçinde bulunduğumuz çağda küreselleşen dünyanın teknolojik ve sosyal gereklerini ortaya koyabilmek için iç dinamiklerimizi iyi okumalı, çözümlemeli ve toplum açısından olumlu anlamda yeniden yapılandırabilmeliyiz. Türkiye’deki seçkinler yapısının dönüşümünü konu edindiğimiz bu makalede önemsenecek ve üzerinde düşünülecek çok şey var değerli okurlar…



