TÜRKİYEDE DEMOKRASİ VE LAİKLİK
TÜRKİYE’DE DEMOKRASİ VE LAİKLİK EKSENİNDE
DİN’İN SERÜVENİ
I.BÖLÜM
TÜRKİYE’DE MERKEZ-ÇEVRE GEL-GİT’İNDE “DİN”
Son yıllarda siyasi alanda iki tür yapılanmadan söz ediliyor. Bunlar¬dan ilki geçmişin sol ve sağ ayrımı yerine merkez-çevre ayrımı. Bu yapılanmada mevcut sistemin ve 70 yıllık temel tercihlerin itibarını yitirmesi, ekonomiden bürokrasiye kadar her alanın tıkanması rol oynuyor. Partiler de düzen partileri ve düzen muhalifleri olarak söylemlerinde köklü farklılıklara gidiyorlar.
Siyasi alanda ikinci yapılanma kimlik partilerinin ortaya çıkması. Etnik, dini ve hatta mezhebi kimlikler parti söyleminin ana gövdesini oluş¬turmaya başlıyor. Bu yapılanma da temelde birinci sorunun ürettiği bir sonuç olarak ortaya çıkıyor. Resmi ideolojinin tektipleştirici ve homojen bir kimlik dayatan buyurgan yapısı, çevrenin tepkisini çekmekle birlikte, toplumsal kesimlerin de kendilerini ifade edebilmek ve siyasi platformda varlık alanı açabilmek için örgütlenmesini doğuruyor. Çeşitli alanlardan dışlanan kimliklerin özgürlük mücadelesi, demokratik zeminde patlak veriyor. Ancak bu iki yapılanma her zaman örtüşmüyor (Akdoğan, 1996: 87)
Kendimizle uyum hâlinde miyiz? Bu sorunun cevabı büyük öl¬çüde içinde yaşadığımız toplumla uyum hâlinde olmamıza bağlıdır. Eğer siyasî, iktisadî, idarî, kültürel vb. yönlerden fertlerin çok büyük bir kısmını kavrayıcı bir yapı söz konusu değilse, kişilerin toplumla uyumu güçleşebilir ve kişiler top¬lumla uyum sağlamak yerine, toplum içinde daha küçük “toplum”larla, yani gruplarla, cemaatlerle, topluluklarla uyumlu olmak yolunu seçebilirler. Böylece, toplumla uyum problemi¬ni grup içinde halleden ferdin, toplumla uyumsuzluğu tam manasıyla giderilmiş olmamaktadır aslında. Bu durumda problem, ferdin üzerinden gruba, cemaate aktarılmıştır. Grubun toplumla ilişkisi, artık ferdin toplumla ilişkisinden farklı bir boyut kazanmıştır. Çünkü grup veya cemaat küçük çapta bir toplum modelidir. Bu model, toplumdaki asıl yapı ile tam imtizaç edememiş alternatif bir yapı özelliği de taşımaktadır (Doğan, 1997: 142).
Türkiye’de toplum yapısının, çokça tekrarlanan “demokratik” ve “millî hâkimiyete!” niteliklerine rağmen, fertlerin arayışlarına cevap verecek biçimde oluşturulmadığını söyleyebiliriz. Bu yüzden, Türkiye’de, fertlerin ve bilhassa grupların yönetime karşı tavırları ister istemez sertleşmektedir. Bu sert¬leşme eğilimini, doğrudan gruplara, fertlere yıkmak büyük haksızlık olur sanıyoruz. Fertlerin ve grupların toplumla uyum arayışları, bizzat yönetimden ve yönetim yapısının sertliklerinden gelen bir yöneliş kazanmaktadır.
Bu söylediklerimizi teorik çerçeveye hapsetmemek için şöyle örnekleyebiliriz: Türkiye’de laiklik var, bu laiklik, artık Avrupalıların da kabul ettiği gibi, Avrupa’daki aslına pek benzemiyor ve devletin din alanında belirleyiciliği anlamına geliyor. Doğrusu böyle müdahaleci, sert bir anlayış içinde dindarların gruplar, cemaatler içinde çözüm beklentilerine toplum geneliyle kurmaları imkânsızlaştırılan uyumu grup ve cemaat yapıları içinde aramalarına yol açmaktadır (Doğan, 1997: 143).
Sonuçta cemaatler, kendi bünyelerindeki kişilerin ihtiyaçlarını her bakımdan karşılamaya çalışırken, yönetimle ve resmî çerçeveli toplumla ilişkiler konusunda bir kalkan olmaya mecbur kalmaktadırlar. Bu kalkanlık vazifesi en ılımlı şekilde çeşitli siyasî partilerin politik yönelişlerine tesir etmek tarzında ortaya konulmaktadır.
Bazı çevrelerin ısrarla “dinin siyasî istismar konusu yapılması” diye adlandırmaktan yana oldukları sosyal vakıa, aslında bir sürü çözümsüzlüğün doğurabileceği sertleşmeyi engelleyen bir uzlaşma çabasından başka bir şey değildir. Uzlaşma çabalarının bu noktalarda tıkanması ise uzun vadede kişi ve grupların uzlaşmanın imkânsızlığı duygusuna kapılarak, başka yol arayışı içine girmelerine sebep olacaktır (Doğan, 1997: 144).
Türkiye’de cumhuriyet öncesinde başlayan sekülerleşmenin tarihi, aynı zamanda toplumun batılılaştırılma, modernleştirilme çabalarının tarihidir. Askeri alanda karşılaşılan yenilgilere son vermek amacıyla önce askeri alanda başlayan reformlar, sonra ekonomik, idari ve toplumsal alanlara uzanmıştı. Bu süreçte değişik batı düşünce biçimleriyle tanışma ve bazılarının onları benimsemesi kaçınılmazdı. 18. yüzyıla kadar geri giden bu batılılaşma süreci pek çok yönleriyle incelenmiştir. Bu dönemde ortaya çıkan düşünce akımlarına din konusunu merkeze alarak bakacak olursak, geleneksel İslam eksenli düşüncenin, yani İslam’ı anlama ve yorumlama biçiminde gelişen düşüncenin yanında, benimsenen felsefe ya da dünya görüşünde dine hangi konumun verileceği şeklinde bir tartışma alanının da ortaya çıktığını görürüz. Burada artık din merkezli düşünce değil, dinden ne anlaşılması gerektiği veya dinin nasıl tanımlanacağı önemli olmaktadır. Bunun sonucu olarak sadece İslam anlayışının değil, genel olarak din anlayışlarının da farklılaşmaya başladığı söylenebilir. Bu tür değişik din anlayışlarına sahip olanlar İslam’ı da bu anlayış çerçevesinde konumlandırma yolunu seçmiş görün¬mektedirler. Bu nedenle, Osmanlı toplumunda 19. yüzyıl sonunda belirginleşerek düşünce hayatına damgasını vuran siyasal düşünce akım¬ları olan İslamcılık, batıcılık ve milliyetçilik akımlarının din konu¬sunda da aynı düşünceye sahip olmadıkları söylenebilir.
Din konusundaki bu düşünce farklılaşmasının ve bazı batılı kurumların benimsenmesinin bu dönemde sekülerleşmenin temelini oluşturduğu söylenebilir. Ancak, 19. Yüzyılda Osmanlı Devleti’ndeki sekülerleşme/laikleşme çabalarına bakılacak olursa, bu çabaların tümünün, Zafer Tunaya’nın da işaret ettiği gibi, İslami kurumlarla laik kurumları bir arada yürütmeye yönelik olduğu görülür. Nitekim cumhuriyet öncesinde din konusunda farklı düşünceler olmakla, çeşitli batı kurumları alınmakla birlikte, sistem hala meşruiyet temelini büyük ölçüde dinde buluyordu. Dolayısıyla devlet en azından yasal düzeyde laik olmadığı için bu dönemde laik devletler için söz konusu olan şekliyle din siyaset ilişkilerinden söz etmek pek anlamlı görünmemektedir (Köktaş, 1997: 180).
Bu kesimde son olarak temas edilmesi gereken konu, demokrasi¬nin bir araç mı yoksa bir amaç mı olduğudur. Aslında şimdiye kadar söylenenler bu konuya kâfi derecede açıklık kazandırmış olmalıdır ama yine de vurgulamak gerekirse, demokrasi kendi başına bir amaç değil bir araçtır. Bu araç çağdaş toplumların muazzam çeşitlilik un¬surlarının birbirlerini tahrip ve imha etmeye yönelen değil, birbirlerini zenginleştiren ve tamamlayan unsurlar olarak, barış içinde bir arada yaşamasına hizmet eden bir araçtır. Şüphesiz, barışçıl ortak varoluşun tek aracı demokrasi değildir; piyasa ekonomisi, bu açıdan, bazı yönleriyle daha etkili ve yararlıdır. Lâkin insanların önündeki siyasal seçenek yelpazesinde barış içinde toplumsal var oluşun en iyi yolu olarak demokrasi durmaktadır. Ancak bu anlamda demokrasi bir amaç olarak görülebilir. Fakat demokrasinin başlı başına bir amaç olduğunu sık sık ve ısrarla vurgulayanların çoğunun sandığı gibi belirli bir hayat tarzı veya ideolojiyle özdeşleştirilmiş biçimiyle demokrasi, bir amaç olamaz.
KAYNAKLAR
AKDOĞAN, Yalçın, 1996), Siyaset ve kutsallık, İnsan Yayınları, İstanbul.
DOĞAN, D. Mehmet, 1997, Halka Karşı Demokrasi, İz Yayınları, İstanbul.
KÖKTAŞ, M. Emin, 1997, Din ve Siyaset, Vadi Yayınları, Ankara.