Filozoflar ahlakı, akıl tarafından ortaya koyulmuş iyilik ve fenalık teorisi olarak tarif ediyorlar. Sosyologlar ise; ahlakın, iyi ve fena hükümlerinin mutlak ve ebedi olmayıp toplumlara göre değiştiğini söylerler. Sosyolojinin ahlak tarifi şöyledir;”muayyen bir devirde, muayyen bir insan topluluğu tarafından benimsenmiş olan hareket kaidelerinin bütününe ahlak denir.” Her toplum içinde yaşadığı şartların hazırladığı kendine özel bir ahlak anlayışına sahiptir. Kendi varlığının zorunlu olarak ortaya koyduğu ahlakın dışında başka ahlak kaideleri ona zorla kabul ettirilemez. Zorlamalar toplum yapısında sakatlıklar doğurur.[1] Sosyoloji, ahlakı bir ilim olarak ele almaktadır. Ahlak olaylarının karakterleri mecburilik ve arzu edilir oluş gibi birbirinin zıttı görünen karakterlerdir. Hukuk, cemiyeti düzenleyici kaidelerin bütünüdür. Toplumu müeyyideleri olan hukuk kuralları ile düzen içinde tutma uğraşı ahlak kurallarını da göz ardı etmez.[2]
Bilimsel anlamda ilk olarak ahlak üzerine düşünmeler ilk çağlarda filozoflarca başlamıştır. Orta çağın bağnazlığından kurtulma gayreti içinde olan batı toplumu, önce Rönesans sonra reformasyon ile aydınlanma çağını başlatmış ve felsefe içinde ahlaka derin bir önem vermiştir. Aydınlanmanın, ahlak felsefesinin gelişmesinde önemi batı için fevkalade derunidir; çünkü Hıristiyanlık temelini felsefe ile ve bu bağlamda yeni baştan akılla şekillendirme ve bir temel taşa oturtma gayreti içine girmiştir. Ülken’e göre ”Ahlak felsefesi, pratik felsefenin bir kısmıdır.”[3] Ahlak, felsefede yerini önemli bir yükseklikte tutmaya başlamıştır.
Bazı düşünürler ahlakı her türlü maddeden soyarak yalnız evrensel bir kaideler bilimi haline getirmek istemişlerdir. fakat gerçekte bunun mümkün olmadığı görülür Mesela, kent, gerek pratik aklı tenkidi, gerek adetler metafiziğinin temellerinde sırf formel olan ahlakı sağlamlaştırmak için insanlık şerefi, insaniyet, gayelik gibi somut kavramlara başvurmaktadır.[4]
Ahlakın, ahlaklı olmanın niçin gerektiği hakkında çeşitti idealar ileri sürülmüş, özellikle felsefeciler bu soruya cevap bulmak için çok uğraşmışlardır. Gerçektende bu cevap, toplumlar için çok değerlidir. Ahlakın sosyal bir değer niteliğinin farkındalığı bilimsel anlamda sosyal yapının anlaşılmasında ve çözümlenişinde çok kıymetli imkânlar sunacaktır.
“Ahlakın gayesi nedir?” sorusuna bir sosyal bilimci, kolaylıkla şu cevabı verecektir: “Ahlak olmazsa, toplum hayatı denen şey de olmaz; yani insanlar bir arada yaşayamazlar.” Neyin iyi neyin kötü olduğu hakkında ortak bir anlayış bulunmasaydı, insanlar arasında huzur ve düzen yerine tam bir karmaşa ve keşmekeş hüküm sürerdi. Böylece ahlaki değerlere önem veren ve davranışlarını bu sosyal mekanizmaya göre ayarlayan kişi ya da kişiler toplumun en kıymet verdiği kişiler olacak, kötü ahlak örneği sergileyenlerde, sert bir tepki ile toplum tarafından düzen için bir şekilde cezalandırılacaklardır.[5]
“Ahlak bir inanç ve düşünce sistemidir: üzerimizdeki elbise ve başımızdaki şapka gibi maddi bir varlığı yoktur. Unutmamalıyız ki, insanları bir arada tutan şeyler, maddi menfaatler veya pazarlıklardan çok manevi bağlardır. İnsanı değerli kılan da budur.[6]
Her toplumda insan davranışlarını düzenleyen kaideler vardır. Bunlardan kimi yazılı olmayan örf, adet ve gelenekler, kimi de yazılı hukuk kurallarıdır. İnsanoğlunun en önemli niteliği bir arada yaşamalarıdır. Sosyal hayat, insanoğlu için bir nevi mecburiyettir; çünkü insan yalnız başına yaşayabilecek güçte değildir. En başta insan yavrusu uzun bir zaman bakıma muhtaçtır. Ahlaki değerlerin idraki bu yüzden bizim için büyük bir önem arz etmektedir. Birlikte yaşayan, öyle yaşamak zorunda bulunan kimseler toplum hayatını devam ettirebilmek için birbirleriyle olan münasebetlerini bir şekilde düzenlemek zorundadırlar. Zaten ahlak, insanlarla, insanlar arası münasebetlerle ilgili bir kavramdır. Tek başına yaşayan insan için -ki bu mümkün değil-, ahlak bahis konusu olmaz zaten.
İnsanın bütün öğrenmeleri, sosyalleşmesi, ahlaki davranışının sadece maddi hayatı unutabilmek için gerekli sosyal kaideleri öğrenmek ve uygulamaktan ibaret olmadığını gösterir. Sosyal hayatın zarureti ile ferdi hürriyet arasında iyi bir denge kurmak gerekir. Cemiyet, herkes için geçerli olan genel ahlak kuralları oluşturur ve herkesin bu kurallara uymasını bekler. Fakat bir toplumda her insan birbirinin aynı değildir. Sosyal hayatın kaçınılmaz bir neticesi de, bir toplum içinde çeşitli gruplaşmaların, ayrışmaların ortaya çıkmasıdır. İnsanlar bağlı bulundukları grupların ahlak kaidelerine göre hareket ederler. Bu kurallar ise her zaman toplumun genel ahlak prensiplerine uygun düşmeyebilir.[7]
Toplumların ulaşmak istediği ahlak ideali milli mukaddesatına sahip, milletini tüm milletlerin üstüne çıkarmayı gaye edinen şahsiyetler yetiştirmektir. İlkokulda çocuklarla teker teker uğraşmak, onun iç hayatıyla temasa girmek, ona mukaddesatı örneklerle açıklamak ve aşılamak, genci iradeci bir sanat kültürüne fasılsız tabi tutmak, ilkokuldan yüksek okula kadar terbiyenin tutması gereken yol olmalıdır, toplum refahı ve düzeni için.[8]
Toplumsal düzen ve gelişme için daha iyi bir yaşam sağlamak adına, ortak ahlaki kuralları, insanların vicdanına daha küçükken sokmak gerekir. Ağaç yaş iken eğilir. İnsana bu yaşattırılmalı ve hissettirilmelidir. Ahlaki değerler içselleştirilmelidir. Tabi globalleşme ve küresel kültür anlayışı benim söylediklerimle karıştırılmamalıdır. Dünya ne kadarda küçülse, ulaşım ve kitle iletişim ağı sayesinde, teknolojinin tüm imkanlarıyla birlikte, konsept her an değişime hazırdır. Ulus devlet bilincinin artık sonuna gelindiğinden söz edilse de etnisite her zaman değerli ve bir millet için kullanılabilecek bir silah niteliği taşımaktadır. Örneğin: AB üyesi hatta kurucu ülkelerden birisi olmasına karşın hukuksal anlamda AB’yi reddetmiş bir devlet söz konusudur. Bu anlamda evrensel ahlaki değerler ne kadar önemli olsa da, toplumsal anlamdaki değerinin farkındalığı önem arz etmektedir. Bu farkındalığın bilincinde olunmasında; vatandaşlık bilinci çok önemlidir. ABD’liyim, Rus’um ya da Japon’um gibi. Üst kültür algısının güçlenmesinin en önemli faktörlerinden bir tanesi de yine ahlaktır. İşte bu noktada bir sosyal değeri ifade eden ahlak ön plana çıkar. –“ Bir millet ahlaklı olduğu oranda, dinine ve kanunlarına saygı gösterir.”[9]
Türk - İslam ahlakına da değinmemiz , - ahlakın sosyal düzen ve refah adına bu kültürel birliğin bir örneği oluşunun – gerektiği kanısındayım. Türk–İslam ahlakı, toplum nezdinde yerini bulduğu müddetçe, Türklerin kurmuş olduğu devletler, uzun süre refah ve düzen içinde yaşayabilmeyi becerebilmişlerdir. Osmanlı Devleti en güzel örneklerden bir tanesidir. Osmanlı Devletini anlayabilmemiz için, sadece askeri ve siyasi olaylara bakmak yeterli değildir. Her şeyden önce, Osmanlı toplumunun ahlak ve dünya görüşünü meydana getiren özelliklere dikkat etmek lazımdır. Osmanlı ya da daha evvel kurulmuş Türk–İslam devletlerine bakıldığında, halk tarafından sistemleştirilmiş görgü ve ahlak kurallarının ne denli önemli olduğunun üzerinde durulmalıdır. Türklerin sistemleştirilmiş konuları halinde anlatılan nitelikleri, - mesela bünye bakımından sağlıklı ve güçlü olmaları, düzenli ve mutlu ev hayatları, beslenmede aşırılıktan ve israftan kaçınmaları ve temizliğe çok önem vermeleri, sükûnet, ciddiyet ve disiplinden hoşlanmaları, konukseverlik vasıfları, vakıflar ve imarethaneler vasıtasıyla din ve millet farkı gözetmeksizin bütün insanlara hatta hayvanlara dahi şefkat ve merhamet göstermeleri gibi özellikler sebebiyle birçok yabancı, Türklere olan hayranlıklarını dillendirmişlerdir. Ne zaman ki bu güzel ahlak ve hoşgörü prensip ve değerlerinden uzaklaşılmış işte o zaman devletler içten çatlamaya başlamışlardır. Sadece tek bir faktör ama çok önemli bir faktör.[10]
[7] Güngör, Erol. Ahlak Psikolojisi Ve Sosyal Ahlak, Ötüken Yayınları, 1997. Sayfa: 93–104
[8] Topçu, Nurettin. Ahlak Nizamı, Dergah Yayınları, İst., 1999. Sayfa: 120–121
[9] Gökalp, Ziya. Türk Ahlakı, İkinci Baskı, Toker Yayınları, İstanbul, 1992. Sayfa: 29
![]() | ![]() | [1] 2 | ![]() | ![]() |



