Türkiyedeki Sivil Toplum
BATI’DA SİVİL TOPLUM KAVRAMININ
DOĞUŞU, TARİHİ GELİŞİMİ
VE
TÜRKİYE’DEKİ SİVİL TOPLUM
GİRİŞ
Antik Yunan’dan bugüne farklı biçimlerde ele alınan sivil toplum kavramı, küreselleşen dünyamızda özellikle liberal söylemlere bağlı olarak devletin rollerinde meydana gelen azalmanın etkisiyle gittikçe artan bir önem kazanmaktadır. Bugün sivil toplum incelenirken temel referans noktasını liberal düşünce oluşturmakla birlikte farklı görüşlerin ortaya konulması, bu kavramın anlamının daha iyi bir biçimde anlaşılmasına neden olacaktır. Sivil toplum, devletin idarî teşkilatlanmasının dışında, özerk, gönüllü, bir hukuk düzenine tabi olmakla birlikte kendi iç düzenini kendisi belirleyen, toplumsal yaşamın organize bir bölümü olarak tanımlanabilir. Demokrasiye geçiş ve demokrasinin pekişmesi süreçlerindeki rolü, sivil toplumu, Türkiye açısından da üzerinde önemle durulması gereken bir kavram durumuna getirmektedir. Kavramın demokratikleşmedeki kaçınılmaz etkisi vurgulanmakla kalmamış, "Türkiye'nin neden her on yılda bir, bir askerî darbeye sahne olduğu" sorusunun yanıtının, ülkede "yeterince gelişmiş bir sivil toplum"un bulunmaması olabileceği belirtilmiştir. Sivil toplumun Türkiye'deki durumu konusunda bir tespit yapabilmek, öncelikle, kavramın Batı siyasî düşünce ve toplumsal tarihindeki evrimi üzerinde bir incelemeyi zorunlu kılar. Zira sivil toplum, kökenleri itibariyle, Batılı bir kavramdır. Bu nedenle, bu çalışmanın ilk bölümü, sivil toplum kavramının Batı siyasî düşünce tarihindeki gelişimine ayrılmıştır. Bu bağlamda, sivil toplum kavramının geçirdiği evrimi karakterize eden teorilere yer verilmiştir. Teorik çerçevesi birinci bölümde çizilen sivil toplum, aynı zamanda Batı toplumsal tarihinin bir aşamasına da işaret etmekteydi. Çalışmanın ikinci bölümünde, Batı düşüncesi ve tarihindeki veriler ışığında, Türkiye'de sivil toplumun gelişimi konu edilmektedir. Kuşkusuz Türkiye'de sivil toplum konusunda bir saptama yapabilmek, Osmanlı toplumu üzerine bir incelemeyi zorunlu kılar. Bugün bizim sivil toplum unsuru sayabileceğimiz örgütlenmelerin veya oluşumların Osmanlı'da nasıl şekillendiği noktası üzerinde durulmaktadır. Osmanlı’daki modernleşme hareketleri, Cumhuriyet döneminde gelişerek asıl ifadesini bulmuş, Cumhuriyet Dönemi Türkiye'si tek parti döneminden bugüne, Türk siyasi hayatının bir özeti yapılmaktadır.
SİVİL TOPLUM KAVRAMI VE TARİHİ GELİŞİMİ
Demokrasinin en önemli göstergelerinden birisi devletin tahakküm alanının dışında var olan, kişinin temel hak ve özgürlüklerini rahat bir biçimde kullanma olanağına sahip olduğu ve aynı zamanda da yine aynı devlet tarafından korunmakta olan sivil bir alanın varlığıdır. (Yelken, 1999: 192)
Tarihsel kökenlerini Aristoteles’e kadar götürebileceğimiz bu sivil alanı diğer adıyla sivil toplumu kısaca, “devlet denetimi ve baskısının ulaşamadığı veya belirleyici olamadığı toplumsal etkinlikler” (Demir, 2002: 368) şeklinde tanımlamak mümkündür.
Aristoteles’in bahsetmiş olduğu sivil toplum, bugün anladığımız anlamdaki sivil toplumdan oldukça farklıdır. Aristoteles’in sivil toplumu, hayatın her alanını kuşatan siyasal toplumu ile aynı alanı ifade etmektedir. Yani “polis” aynı zamanda sivil toplumdur. Böylece günümüzde anlaşılanın aksine sivil toplum ile devlet arasında herhangi bir fark söz konusu olmamaktaydı. Aile, din, eğitim vb. unsurların hepsi siyasal toplumun yani “polis”in birer parçası olarak görülmekteydi (Ardhart, 2004: 67).
Sivil toplum kavramının bugünkü şeklini almasında 12. yüzyıl ile 19. yüzyıl arasında Avrupa’da yaşanan gelişmeler etkili olmuştur (Türköne, 2003: 348). Özellikle burjuvazinin ortaya çıkışı ve sanayi devrimi ile birlikte üretim araçlarında meydana gelen gelişmeler bu sürecin iki ana dinamiğini oluşturmuştur. Bu sürecin sonunda devletin dışında bugünkü anlamıyla sivil toplum ortaya çıkmıştır.
Siyasal düşünceler tarihi boyunca birçok düşünür sivil topluma ilişkin olarak çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir. Ortaya çıkan sonuçlar sivil toplum-devlet, sivil toplum-birey ilişkisinin ortaya konulması açısından oldukça önemlidir.
Doğal hukuk geleneğinin önde gelen düşünürlerinin başında yer alan Thomas Hobbes’un devlet kurgusu tekçi ve mutlakıyetçi bir esasa dayanır. Hobbes’un bu düşüncesinin şekillenmesinde İngiltere’de parlamento ile kral arasındaki gerginliğe yaptığı tanıklık önemli rol oynamaktadır.
Doğal yaşam halinde insanların özgür ve eşit varlıklar olarak hayatlarına devam ettiklerini belirten Hobbes’a göre “rekabet”, “güvensizlik” ve “herkesten üstün olma arzusu” (Göze, 2000: 137) insanları doğal durumda birbirleriyle çatışmaya itmiştir. Bu durumda “insan insanın kurdu” olmuştur. Bu çatışmanın engellenmesi için insanlar bir sözleşme ile tüm haklarını egemen bir güce Leviathan’a (devlet) teslim etmişlerdir. İnsanlar, devletin izin verdiği ölçüde haklara sahiptirler. Aksi bir durum doğal yaşam halinin çatışma ortamını doğuracaktır.
Hukukun tek kaynağı devlettir. Devletin otoritesi bölünemez, devredilemez ve parçalanamaz bir nitelik taşır. Dolayısıyla Hobbes’da da Aristoteles de olduğu gibi siyasal toplum ile sivil toplum iç içe geçmiştir. Bu durumun tek istisnası, egemen gücün kural koymadığı durumlarda ekonomik ilişkiler ve aile yaşamını kapsayan özel bir yaşam alanı söz konusu olmasıdır. Ancak bu durum mutlak iktidara sahip devletin karşısına çıkabilecek kadar güçlü bir sivil toplumun oluşmasına yetmemektedir (Türköne, 2003: 350).
Doğal hukuk okulunun diğer önemli temsilcisi John Locke’tur. Locke, Hobbes’dan farklı olarak devleti liberal anayasal bir temelde ele alırken, bireyi ön plana çıkaran bir yaklaşım sergilemiştir (Çaha, 2003: 24). Hobbes gibi mutlak ve tekçi bir iktidarı savunmamıştır.
Locke, doğal yaşam halinde yaşayan insanların mutlak bir eşitlik ve özgürlük ortamı içinde mülkiyet hakkı, yaşam hakkı ve özgürlük haklarının kutsal haklara sahip olduklarını belirtmektedir (Türköne, 2003: 350). Doğal yaşam halinde bulunan insanlar, bu haklar ihlâl edildiği zaman birbirlerini yargılama ve cezalandırma yoluna gidecekler ve kargaşaya neden olabileceklerdir. İşte bu noktada doğal yaşamdan bir sözleşme ile çıkılacak, yargılama yetkisi, siyasal topluma yani devlete devredilecektir. Böylece toplum kurulacaktır (Göze, 2000: 156). Bu siyasal toplum aynı zamanda sivil toplumdur. Ancak bu durum Hobbes’un siyasal toplum-sivil toplum eşitliğinden farklıdır. Hobbes’da sözleşmeyle devlet kurulduktan sonra insanlar tüm yetkilerini devlete devretmiş ve devlet sınırsız bir güce sahip olmuştur. Oysaki Locke’un devleti sınırlı yetkilerle donanmıştır. Devletin devamlılığı, insanların kutsal haklarını koruduğu ölçüde gerçekleşecektir. Ancak her ne kadar sınırlı bir devlet söz konusu olsa da, net bir sivil toplum alanı ortaya konulamamaktadır.
Doğal hukuk okulunun diğer önemli bir temsilcisi J.J. Rousseau’ da doğal yaşam halinin insanlar için tam bir eşitlik ve özgürlük ortamı olduğunu savunmaktadır. Ancak bu ortam insanların mülkiyet kavramı ile tanışmalarıyla bozulmuş, o zaman kimse birbirine karşı sorumluluk duymamaya başlamıştır. Rousseau, meşru otoritenin yani devletin sözleşme ile kurulabileceğini belirtir. Dolayısıyla siyasal topluma geçiş aynı zamanda sivil topluma geçiştir.
Gerek Hobbes, gerek Locke, gerekse Rosseau’da doğal halden siyasal topluma geçişte bazı farklar bulunsa da her üçünde ortak olan nokta, sivil toplumu doğal toplumun karşıtı olarak görmeleridir (Türköne, 2003: 353). Sivil toplumu siyasal toplumla özdeş gören bu ekol, devletten bağımsız bir sivil alanı ifade eden anlamda sivil toplum kurgusundan uzaktır.
SİVİL TOPLUM VE DEVLET KAVARAMLARININ DÜALİZMİ
İlk İşaretler: Paine ve "İnsan Hakları" Paine göre, doğa insanı toplumsal bir varlık olarak yaratmış ve onu toplum içinde varlığını sürdürebilmesi için gerekli yetilerle donatmıştır. Bu bir arada yaşayan insanların bir düzen içinde bulunmalarının da anahtarıdır. Görüldüğü gibi, Paine'nin fikirleri ile Locke'un fikirleri arasında bir paralellik bulunmaktadır.
Hegel, sivil toplum kavramına yeni bir bakış açısı getirerek, siyasal hayat-sivil toplum özdeşliğini yıkmıştır. Hegel, sivil toplumu tanımlarken onun “aile” ve devlet ile birlikte belirli etik değerlere sahip olduğunu belirtir. (Türköne, 2003: 353). Bu etik değerlerden yola çıkarak gerek devlete ilişkin gerekse sivil topluma ilişkin düşüncelerini şekillendirmiştir.
Ona göre aile sevgi, saygı, içtenlik, birlik vb. değerlerin yer aldığı bir formdur. Her ne kadar aile bu olumlu değerleri bünyesinde barındırıyor olsa da, yine de bireyin kendini gerçekleştirmesi için yeterli imkânı vermemektedir. Çünkü aile, özgürlüklerin ve kişiliğin gelişmesi açısından fazla öznel bir birliktir (Bumin, 2005: 155).
Hegel’in aileden sonraki ikinci uğrak yeri “sivil toplum”dur. Ona göre, sivil toplum ekonomik bir alandır ve bu alanda bireylerin farklı ihtiyaçlarından kaynaklanan çıkar çatışmaları söz konusudur. Bu çatışmalar bireyleri karşı karşıya getirerek birbirlerine düşman kılmaktadır.
Sivil toplumdaki çatışmanın çözümünü devlette gören Hegel, bireyin ancak akılsal bir devletin üyesi olması durumunda özgürlüğüne kavuşacağını belirtir (Bumin, 2005: 157). Devlet, sivil toplumda var olan çatışmacı unsurları bir araya getirerek, bunları uyumlaştıracaktır. Dolayısıyla Hegel’in aile, sivil toplum ve devlet ilişkisi içindeki ana çatışma alanını sivil toplum oluşturmaktadır. Bu çerçeveden bakıldığında Hegel’in sivil toplumu negatif bir alandır.
SİVİL TOPLUM VE DEVLET DÜALİZMİNİ AŞMA ÇABALARI
Marx'ın Eleştirel Sivil Toplum Yaklaşımı; Marx, kendinden önceki yaklaşımlara sadık kalmış ve sivil toplumu, diğeri devlet olan, kavram çiftinden biri olarak ele almıştır. Marx’a göre, sivil toplum, somut olarak, tarihte karşımıza çıkan toplumsal bir aşamayı anlatır ve insanlar arasındaki maddi ilişkilerin organizasyonunun belli bir formuna (şekline) atıfta bulunur.
Marx, sivil toplumu, alt yapı-üst yapı ilişkisi içinde inceler. Buradan devlet-sivil toplum ilişkisine gelir. Ona göre, sivil toplum alt yapı iken, devlet ise üst yapıdır (Erdoğan, 1998: 221). Marx, sivil toplumu ekonomik faaliyetler alanı olarak görmektedir. Dolayısıyla bu ekonomik faaliyetler alt yapıyı oluşturmakta, bu faaliyetler de üst yapıyı yani devleti belirlemektedir. Bu durum, Hegel’in sivil toplum-devlet ilişkisi düşüncesinin tam zıddıdır. Hegel’de devlet sivil toplum içindeki anlaşmazlıkları çözerken, Marx’ın düşüncesinde sivil toplum, devleti belirlemektedir. Buradan hareketle, sivil toplumda var olan ekonomik faaliyetler, sınıflar arası bir hiyerarşi oluşturmakta ve böylece Marx’ın devleti, ekonomik olarak güçlü olan yani hakim sınıf tarafından belirlenen bir aygıta dönüşmektedir. Dolayısıyla sivil toplum Hegel’in düşüncesindeki gibi bir çatışma alanı olarak kalmakta, fakat bu çatışma alanı devletin gözetimi ve hakemliğinden öte bizzat devleti belirlemektedir.
Sivil topluma ilişkin olarak farklı görüşler ileri süren yazarlardan bir diğeri ise Marxist ekolün önemli temsilcisi Gramsci’dir. Onun sivil topluma ilişkin düşünceleri Marx’tan farklı olarak, Hegel’e daha yakındır. Gramsci ve Sivil Toplum Bir Marx takipçisi olmasına karşın, A. Gramsci'nin sivil toplum teorisinin kökleri Hegel'e dayanmaktadır. Gramsci sivil toplumu, devlet mekanizmasına hakim olan sınıfın, aydınların (entelektüellerin) da yardımıyla, değerlerini empoze edip, hegemonya tesis ettiği bir alan olarak algılar.
Gramsci sivil toplumu Marx’ın aksine, bir üst yapı alanı olarak görür (Çaha, 2003: 38). Sivil toplum kavramını “hegemonya” kavramı ile ilişkilendirerek açıklayan Gramsci’ye göre hegemonyanın iki ayağı söz konusudur. Bu ayaklardan politik olanı devlet oluştururken, kültürel olanı ise sivil toplum oluşturmaktadır (Çaha, 2003: 38–39). Böylece toplum hegemonyanın kuşatmasına maruz kalmaktadır. Gramsci’nin sivil toplumu, siyasal toplumun dışındadır. Bu ayrımı devlet-kilise ikiliğine kadar götürmekte ve tarihsel süreç içinde “sivil olan”ın kilisenin, “siyasal olan”ın ise devletin yanında yer aldığını belirtmektedir (Gramsci, 2003: 310–311).
Alexis de Tocqueville: Demokrasi ve Sivil Toplum Tocqueville sivil toplum - devlet ikilemini, bunlara siyasî toplumu da ekleyerek, farklı bir yapıya dönüştürmüştür. Tocqueville’ye göre, günlük hayatta insanları bir araya getirecek Amaçlar bulmak zordur; ama onları siyasi hedefler çevresinde toplamak nispeten daha kolaydır.
TÜRKİYE'DE SİVİL TOPLUM SÜRECİNİN ANALİZ DENEMESİ
Türkiye'de sivil toplumun unsurlarını araştırmak, onun taşıdığı tarihsel mirası da dikkate almayı zorunlu kılar. Düşünsel evrimini yukarıda belirlemeye çalıştığımız sivil toplumun, aynı zamanda Batı toplumsal tarihinde bir aşama olarak ortaya çıkması şaşırtıcı sayılmamalıdır.
OSMANLI IMPARATORLUĞU'NDA SİVİL TOPLUM
Osmanlı İmparatorluğu'nun siyasî yapısı tek bir modelle ifade edilemeyecek kadar karmaşık olsa da, en doğru nitelemenin "patrimonyal bürokrasi" olduğu söylenebilir. Patrimonyal yönetimlerde meşruiyetin kaynağı hükümdardır. Osmanlı İmparatorluğu'nun idarî düzeni içinde somutlaştırırsak, Tanrı evrensel bir düzen yaratmakla kalmamış, o düzeni korumak ve yürütmek için Padişahı seçmiştir.(Çaha, 2003: 143-175)
OSMANLI İMPARATORLUĞU'NDA SİVİL TOPLUM UNSURLARI
Osmanlı Devleti'nin fetihler yoluyla genişlediği dönemlerde, tımar sistemi yaygın bir biçimde uygulanmıştır. Tımarlı sipahilerin, devlet karşısındaki özerklikleri meselesine gelince; her şeyden önce, bir beratla devlet tarafından toprağın yönetimi kendilerine bırakılan sipahilerin, devlet memuru statüleri, onları doğrudan doğruya merkeze bağlamaktadır.
* Loncalar
Osmanlı İmparatorluğu'nda, tarım dışı üretim açısından önemli merkezler durumunda bulunan kentlerde, çeşitli meslek mensuplarını bir araya getiren loncaların teşkili, kökeni Ortaçağa kadar giden eski bir geleneğin uzantısıdır. Kentlerde lonca hiyerarşisinin en önemli işlevlerinden biri de, devletin loncalardan talep ettiği vergilerin loncalar ve lonca ustaları arasında paylaştırılıp, daha sonra da toplanarak devlet temsilcilerine teslim edilmesiydi. Bu nedenle kentlerdeki ticarî faaliyetlerin vergilendirilmesinde esnaf loncaları çok önemli rol oynuyorlardı.
*Vakıflar
Belli bir malın sürekli olarak kamu yararına tahsis edilmesi anlamını taşıyan vakıf, Osmanlı hukukunda geniş bir uygulama alanına sahip olmuştur. Devletin yerine getirmekte güçlük çektiği ya da tamamen kendi alanı dışında gördüğü bir takım kamu hizmetleri Osmanlı'da vakıflar eliyle yürütülmüştür.
*Azınlıklar (Zimmîler)
Osmanlı İmparatorluğu'nda, askerî sınıfa girmeyen kentlerde ve köylerde yaşayan diğer bütün halkın "reaya" sınıfını oluştururdu."Millet" sistemi içinde kendi cemaatlerini oluşturan gayrimüslimler, temel toplumsal yapının dışında bırakılmışlardı. Bu bir yandan kendi örflerinin ve babadan oğula geçen sözlü kültürlerinin sürekliliğini sağlarken, diğer yandan da, merkezî idarenin dışında kalan kapalı bir toplumsal birim oluşturmalarına neden olmuştu.
*Ayan
Osmanlı toplumunda, kentlerde, köylerde, orduda, aşiretlerde, devlet kademelerinde önem kazanmış olan ileri gelenlere "ayan" denmekteydi. Anadolu’da güçleri ve etkinlikleri artan ayanlar, bir yandan halk ile devlet arasında aracı rolünü üstlenmiş öte yandan da, devletin pek çok konuda başlıca dayanağı olmuşlardır. (Çaha, 2003: 158-169)
OSMANLI IMPARATORLUĞU'NDA MODERNLEŞME HAREKETLERI
Osmanlı İmparatorluğu 17. yüzyıl ile 18 yüzyılda gerileme ve çökme dönemine girmiştir. Devletin yeniden eski güçlü konumuna gelmesi, yani merkezi otoritenin güçlendirilmesi amacına hizmet eden reformlar, savaş teknolojisinin ve ordu organizasyonunun yenilenmesi gibi teknik konularla başlayıp, eğitime, kültüre, hukuk sistemine kadar yayılmıştır.
Modernleşme süreciyle birlikte, Osmanlı toplumsal yapısında meydana gelen değişmenin , sivil toplum açısından olumlu yönleri bulunduğu kaydedilmelidir.üstün devlet menfaatinden ayrı bir "kamu yararı" kavramının doğuşu da yine bu reform süreciyle birlikte olmuştur. Bu Osmanlı toplumunda ilk kez bir "kamu alanı" düşüncesinin doğması anlamını taşır. (Çaha, 2003: 169-175)
CUMHURİYET’İN İLK YILLARINDA, TÜRKİYE'DE SİVİL TOPLUM
Osmanlı İmparatorluğu'nu çöküşün eşiğinden döndürmek ve hatta büyütmek umuduyla girilen I. Dünya Savaşı bittiğinde (Kasım 1918), geriye savaşın yıldırdığı ve yoksul düşürdüğü bir halk kalmıştı. Potansiyel gücü organize etmek, bunu gerçek bir devrimci güç haline getirmek amacıyla, başta Mustafa Kemal olmak üzere birçok subay ve aydın İstanbul'dan Anadolu'ya geçerek, bu mucizeyi gerçekleştirme çabasına giriştiler.
Tek parti yönetimi; Kurtuluş Savaşının zaferle sona ermesi ve saltanatın kaldırılmasını (1 Kasım 1922) takip eden aylarda Mustafa Kemal halkçılık esasına dayalı bir siyasi parti kurmuştur. Adı, Halk Partisi'dir (Aralık 1922).Bu parti, belli bir sınıfa değil, bütün sınıflara dayalı bir parti olacaktır. (Çaha, 2003: 181–121)
Kemalizmin temel ilkeleri ve sivil toplum; "Türk Devleti'nin kuruluşunda ve belli bir süre politikasının yürütülmesinde temel olan fikir ve ilkeler bütününe Kemalizm" diyebiliriz. Çağdaşlaşma süreci sivil topluma bir yöneliş sayılırsa, Batı'da "siyasî toplum"un müdahalesi ile değil, aksine, bu yapıya direnilerek oluşturulmuş, özerk sivil toplum yerine, Türkiye'de sivil toplumun yasa yoluyla ve devlet eliyle yaratılmaya çalışılması gibi bir çelişkiyle karşı karşıya kalınır. (Çaha, 2003: 253-255)
Çok partili siyasî yaşama geçiş ve demokrat parti dönemi; Cumhuriyet rejimi teorik açıdan insana hak ve özgürlükler tanıyor, ama onu bu hak ve özgürlükleri gerçekleştirmenin araçlarından yoksun bırakıyordu. Bütün erkin Millet Meclisi'nin elinde toplanması, hükümet üzerinde kontrol veya denge yaratacak herhangi bir gücün mevcut olmayışı, insan hak ve özgürlükleri ile ilgili anayasa hükümlerini uygulamada anlamsız kılıyordu. Bu hak ve özgürlükleri hükümet uygun görürse tanır, görmezse tanımazdı. Çok partili siyasî hayata geçilmesi, Türkiye'de demokratikleşme yönünde atılan önemli bir adım sayılsa da, DP iktidarı dönemi Türkiye'de demokratik uygulamaların geliştirildiği bir dönem olmadı. (Çaha, 2003: 188–215)
BUGÜN, TÜRKİYE’DE SİVİL TOPLUM
1961 anayasası döneminde sivil toplum; DP'nin muhalefet ve basına karşı anayasa hükümlerini etkisiz kılan baskıcı tavrı ve bunlara gösterilen tepkilerin sertleşmesi, İstanbul ve Ankara'da öğrenci olaylarının yoğunlaşması, 1960 askerî darbesini hazırlayan nedenlerdi. Darbe, Milli Birlik Komitesi (MBK) adını taşıyan, genç subaylardan oluşan bir cuntanın eseriydi. Bu darbeyle, Türk siyasal/toplumsal tarihinde, ordunun belirleyici rol oynadığı bir "darbeler dönemi" başlamış oluyordu.1961 Anayasası'nın yarattığı özgürlük atmosferi etkisini göstermekte gecikmemiş, Türk siyasî/ toplumsal yaşamı hareketlenmiş, çoğulcu demokrasiye yöneliş başlamıştır. (Doğan, 2002: 103-111)
1980 sonrasında Türkiye ve sivil toplum; 12 Eylül 1980 askeri darbesi Türkiye'de siyasî süreci bir kez daha kesintiye uğrattı.12 Eylül darbesini hazırlayan olayların 1961 Anayasası ve onun özgürlükçü hükümlerinin bir sonucu olarak görülmesi, yeni hazırlanan anayasanın bir "tepki anayasası" olması sonucunu doğurdu. Buna göre, 1982 Anayasası, 1961 Anayasası'nın özgürlükler ağırlıklı sisteminden ayrılarak otorite ağırlıklı bir sistem getirdi.1990'lı yıllara gelindiğinde, 1980'lerin ılımlı atmosferinin doğurduğu bir sivil hareketlilik başlamıştır. 1995 yılında, derneklerin, meslek örgütlerinin siyasî faaliyet, siyasî partilerin kadın ve gençlik kolları örgütleyebilme, yasaklarının kaldırıldığı anayasa değişikliği, bu hareketliliğin normatif temelini oluşturmuştur. Sonuç olarak, günümüz Türkiyesi'nde demokrasi arayışları ile başa baş giden bir sivil toplum arayışının var olduğu söylenebilir. Yine de, Türkiye'de sivil toplum yavaş gelişmektedir. Sivil toplum, ancak sosyalleşme, siyasî kültür, özgürlüğe alışkın bir halk ve kültürel geleneğin desteği ile gelişebilir. Bu unsurların yeterli desteği ile Türkiye'de yaygın ve etkili bir sivil toplumun varlık kazanacağını söylemek, iyimser bir tahmin olmanın ötesinde, bir öngörüdür. (Çaha, 2003: 230-310) Ünlü Alman Düşünür Jürgen Habermas'ın vurguladığı gibi, sivil toplum ancak sosyalleşme, siyasi kültür ve özgürlüğe alışkın bir toplum ve kültürel geleneğin desteğiyle gelişebilir. Son bir kaç yılda ülkemizde bu konuda olumlu adımların atıldığı bir gerçektir, ancak daha yapılacak pek çok şey olduğunu da kabul etmek gerekir.
Aristotales (2002), Politika, 6.Baskı, Çev:MeteTunçay, RemziKitabevi,İstanbul.
Arnhart, Larry (2002), Plato’dan Rawls’a Siyasi Düşünce Tarihi, Çev: Ahmet Kemal Bayram, Adres Yayınları, Ankara.
Barry, Norman; (2005), “Klasik Liberalizm ve Sivil Toplum”, Sivil Toplum ve Demokrasi, Yayına Hazırlayan: Lütfü Sunar, Kaknüs Yayınları, İstanbul, 55–61.
Bumin, Tülin (2005), Hegel, 3. Baskı, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul.
Çaha, Ömer (2003), Aşkın Devletten Sivil Topluma, 2. Baskı, Gendaş Kültür Yayınları, İstanbul.
Çaha, Ömer (2003), “Bir Kez Daha Sivil Toplum Üzerine”, Sivil Toplum Düşünce ve Araştırma Dergisi, Sayı: 1.
Demir, Ömer ve Mustafa ACAR (2002), Sosyal Bilimler Sözlüğü, 3. Baskı, Vadi Yayınları, Ankara.
Doğan, İlyas (2002), Özgürlükçü ve Totaliter Düşünce Geleneğinde Sivil Toplum, Alfa Basım Yayım.
Erdoğan, Mustafa (1998), Liberal Toplum Liberal Siyaset, 2. Baskı, Siyasal Kitabevi, Ankara.
Göze, Ayferi (2000), Siyasal Düşünceler ve Yönetimler, 9. Bası, Beta Yayınları, İstanbul.
Haşlak, İrfan ve Burhanettin Duran (1998), “Liberal Demokrasinin Etiğini Tartışmak: Toplulukçu Eleştiriler”, I. Siyasette ve Yönetimde Etik Sempozyumu, Adapazarı, 85–97.
Kean, John (2004), Sivil Toplum ve Devlet, Avrupa’da Yeni Yaklaşımlar, Yedi Kıta Yayınları, Ankara.
Taylor, Charles (1995), Modernliğin Sıkıntıları, Çev: Uğur Canbilen, Ayrıntı Yayınları, İstanbul.
Gramsci, Antonio (2003), Hapishane Defterleri, 4. Baskı, Çev: Adnan Cemgil, Belge Yayınları, İstanbul.
Türköne, Mümtazer (2003), Siyaset, Lotus Yayınları, Ankara.
Yelken, Ramazan (1999), Cemaatin Dönüşümü, Vadi Yayınları, Ankara.